banner5

08.04.2019, 23:02

Televizyon Dini

Bir tek erkek evladı var o da benim. Benim başka seçeneğim yoktu. Babam ısrarla İmam Hatip ve İlahiyat okumamı istedi. Şimdi siz on yaşında bir çocuksunuz. Kırk kişilik sınıfımdan otuz dokuz arkadaşımın dışında bir tek ben İmam Hatip'e düştüm. O otuz dokuz çocuğun arasında İmam Hatip'e düşmek ve onların baskısıyla kimi zaman böyle evden öğrendikleri muhtemelen müstehzi, işte imam mı olacan falan gibi şeyleriyle o baskı altında gittik geldik o yıprattı bizi.

Babam, Allah selamet versin "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir"in o tekdir safhasını direkt atlardı kötektir safhasına geçerdi. Onun ezikliği travması var. O zamanlar asker ocağında da dayakla karşılanırdınız, Kuran Kursu'nda da benzer bir durumla karşılanırdınız. İmam Hatip'te öyleydi.

İkinci sınava gidiyorum, tercih formum elimde. Babam dedi ki " Oğlum babalık hakkım için, helal etmemi istiyorsan bu tercihlerin en başına İlahiyat yaz dedi. Hiç yok ki zihnimde. Bu sefer tercih formunu açtım. Marmara İlahiyat'ı yazdım. Babamın istemesi üzerine ben İlahiyat'a gittim. 

Pişman mısınız?

Sayısız saldırıya uğruyorum. Birde üstüne üstlük insanlardan saldırılara maruz kalınca keşke hep şöyle bir sözüm bir de Türkiye'de dindarlarla bazı kesimlerin zaman zaman böyle kriz vasatlarında hesaplaşmalar olunca o hesabı görülecek ilk adreslerden biri ya İlahiyat fakülteleri ya İmam Hatip liseleri ve oranın mensupları olur. Bir de burdan yana sıkıntılarımız var. Bütün bunları biriktirince hep şöyle demişim " keşke diş hekimliği okusaydım. 28 Şubat'ta da diş doldururdum. Başka sair zamanlarda da diş doldururdum. Bu kadar yıpranmazdım.."

Bütün bu olabilecekleri en başından beri yaşadım. Babam bana karşı çok merhametlidir şeffkatlidir ama onun çocuk yetiştirme çocuğu adam yöntemi kötekli olduğu için çok ta travma yaşamışımdır. Bu travmaların tamamına yakını da din üzerinedir. İkinci travmayı imam hatipte yaşamıştım ama ne imam hatip kurumundan vazgeçerim ne de bu yapıların bana yapıp ettiklerinden dolayı benim kendi projelerimi ilmi çalışmalarımdan vazgeçerim. Bir de şunu söyleyim ben artık bizim mahallenin insanın birbirine din anlatmasından usanmışım. Herkes fazlasıyla biliyor. Adeta ötekinin üstüne boca etmeye çalışıyor. (Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Babası)

Üniversite imtihanına girerken " sen nereleri yazacaksın?Sen nerde okuyacaksın?" Babam çok sert bir adamdı. Allah rahmet eylesin.
Dedim "baba ben lise mezunu oluyorum, liseyi'de birinci bitiriyorum". O zaman lise birincilerine kontenjan ayrılıyordu. İstediğin yere giriyordun. 1983 yılından söz ediyorum. Öğrenci kardeşlerimiz o zaman toprakta mineral durumundaydı. O zamanlar dedi ki merhum babam " Sen demek başka okulları düşünüyorsun?"
- "Evet dedim Tıp Fakülteleri, Siyasal, Hukuk falan" şimdiki gibi ayrılmamıştı. Puan türleri yoktu. Hele okul birincisiysen gidiyorsun.Hiç unutmuyorum. " Bak dedi, Samsun İlahiyat'tan okul yazarsan kendine git başka bir baba bul. Akşam bu eve gelme" dedi. Çok sert bir adamdı ve ciddiydi yani öyle kuru tehdit değil. "Başka bir şey yazdıysan gelme bu eve benim senin gibi bir oğlum yok" dedi. (Prof. Dr. Mehmet Okuyan ve Babası)

Şunu söyleyim. Ben yedi yaşında çıktım çıkıştım. Ben amcamın yanında büyüdüm. Benim annem üç yaşında öldü. Ben bir babalık görmedim ama biyolojik olarak babam. Dolayısıyla başımın tacı. Söyleyecek bir şey yok. Hiç saygısızlık ta yapmadım bugüne kadar. Yapmam da hiç benim ağzımdan aleyhine bir şey duydunuz mu? Hiç bir gün bir şey söyledim mi? (Mustafa İslamoğlu ve Babası)

Ben idealini babasına ve onun fallusuna yansıtamamış ve bu nedenle kusurlu  özdeşleşmeler gerçekleştirmiş olan özneler (burada erkek özneleri kastediyorum), apaçık narsisistik nedenlerle, yoksun oldukları kimliği çeşitli araçlarla edinmeye itilirler; yaratıcılık bu araçlardan birini temsil eder. Eksikli kimlik hadım edilmekle bir tutulduğu için, bu biçimde yaratılan yapıt fallusu simgeleyecektir. Yine de, babayla (ya da baba ikameleriyle) özdeşleşmenin imkansızlığı, özneyi, yapıtı da tıpkı kendisi gibi soy zinciri ilkesine tabi değildir. Babanın niteliklerinin içe yansıtılması (babaya atfedilen özelliklerin içe yansıtılmasıyla simgelenir) gerçekleşmediğinden, bu süreçle ilgili arzular bastırıldığı ve karşı yatırıma maruz bırakıldığından, özne, yapıtını üretmek için zorunlu olan cinsellikten arınmış (yüceltilmiş) libidodan yararlanamayacaktır. Dolasıyla, yapıtın yaratıcısı ben ideali olacaktır ama kullanılan hammadde temel olarak değişmeyecektir. Hiç kimsenin oğlu olmayan bu yaratıcı, gücünü zengin ve dolu bir libidodan alan sahici bir yapıtın babası olamayacaktır. Kendi kendine edineceği kimlik, bir soy aidiyetinin yadsınması  temeline dayandığına göre, zorunlu olarak gasp edilmiş bir kimlik olacaktır. Bu biçimde yaratılan simgesel fallus da ancak sahte bir fallus olacak, yani bir fetişten başka bir şey olmayacaktır. Yarattığı şey, babayla yeterli bir özdeşleşmenin yaşanmamış olması nedeniyle ancak yapay, yani fetiş olabilen kendi abartılmış fallusunu temsil eder.  (Janine Chasseguet-Smirgel, Ben İdeali) 

Dindar bir putperestliğin egemen olduğu bir dönemdeyiz. Laikçi, dinci, ulusçu, kavimci, mezhepçi, meşrepçi Julianlar, her yanımızdan farklı kelime ve sloganlarla bizi kuşatmış, ülkemizi, toplumumuzu, çocuklarımız çalmaya uğraşıyorlar. Mason tarikatların absürt ritüelleri ile geleneksel tarikatçıların zikri birbirine karışmış. Atatürk adıyla, Kuran/Sünnet adıyla, vatan, millet, bayrak, Cumhuriyet diyerek, bilim, çağdaşlık, özgürlük, demokrasi, Türk, Kürt gibi fetişleştirilmiş kavramlarla, birbirine karşıtmış gibi görünen bir putçuluk kumpasına alınmışız. Bunların hepsi putperestliktir, paganizmdir, ilkel inanç ve bağlanma biçimleridir. Hepside insanı kullaşmaya, itaate, akıldışına bağlanmaya, fetiş ve tabularla yaşamaya zorlayan birer pagan/şirk dinidir. Animizmin ve paganizmin yeniden hortlaması sadece ülkemize özgü değildir. Sosyalizm gibi somut anti kapitalist muhalif bir dilin ortadan kalktığı son 20 yılda küresel kapitalizm insanlığa bu ilkel inançları empoze etmeye başlamıştır. Bugün ekonomi alanı, medya ve eğlence dünyası, tamamen animist-pagan dinlerin tasallutu altındadır. Hristiyanlık ya da Yahudilik diliyle konuşanlar dahi aslında paganizmi empoze etmektedirler. İş, çalışma ve paraya dayalı tüm ekonomik ilişkiler, eski çağların efendi-köle düzeninin yeniden üretilerek çağdaş kelimelerle süslenmiş biçimleridir. Tıpkı bunun gibi, teolojik düzeyde de tüketime yönelik marka ve modalar, reklam objeleri, eşyaların ve şöhretlerin ilah olarak fetişleştirmesi, bazı davranış ve gündelik yaşam biçimlerinin idealize edilmesi, eğlence kültürü görünümüyle şaman ayinlerinin moda yapılması, animist-pagan alışkanlıkların nüksetmesinden başka bir şey değildir. İlahi dinler, eskiden de tıpkı bugünkü gibi olan köleci düzenlere başkaldırmış ve insanı bu düzenin ekonomi-politiğinden özgürleştirmeye çalışmış, bununla beraber inanç düzeyinde de o düzenin teolojisini ifade eden her tür akıl dışı bağımlılık objelerini (putları) yıkarak insana şahsiyet kazandırmaya çalışmıştır. (Bütün putları devirelim, Ahmet Özcan)

“Fetiş haline getirme”, bütünün içinden çekilip çıkartılan tek bir parçaya aşırı önem atfeden ve bu parçaya indirgenen bütünün önemsizleştirildiği bir mekanizmayı tarif ediyor. Yani, parçayı büyütüp, bütünü önemsizleştirdiğimiz bir işlem söz konusu burada. Bu işlemin düşünce alanındaki muadili ise, kelimeleri, terimleri, kavramları fetiş haline getirmek. Başka bir deyişle, içinde yer aldığı anlamsal bütünü yok sayacak derecede tek bir kelimeye takılmak, kelimeye içinde yer aldığı cümle, paragraf, metin, kitap veya külliyattan daha büyük önem atfetmek, fetişleştirmek demek. Fetişizm, üç ayrı paradigmayı davet eden, üç farklı anlama sahip: dini fetişizm, meta fetişizmi ve cinsel fetişizm. Bu nedenle teolojiden(ilahiyattan) sosyolojiye, kültürel incelemelerden psikanalize, feminizmden Marksizme kadar farklı disiplinler ve teorik çerçevelerden ele alınagelmiş bir kavram. (Fetiş İkame, Tuna Erdem)

Çocuğun psikolojik gelişim sürecinde, baba erkek çocuğun ben ideali haline gelecektir. Baba'nın ruhsal anlamda bilinçli ve yeterli olmadığı durumlarda; babanın işleviyle kırılması ve böylece babayı bir ideal olarak koyması gereken bir gelişim aşamasında çocuğun beni ideal olarak kendini yerleştirdiğinde, gelişimi çokbiçimli-sapkın bir hal alıyor ve büyüklenmeci çocuksu cinsellik aşamasında takılıyor.

Bir çocuk yada genç olarak babanızla ilişkilerinizde  travmalar yaşamışsanız hayat boyunca dev bir egonuzla yoldaş olursunuz. Ruhunuzda  bir boşluk, bir karanlık, bir sessizlik hüküm sürer. Büyüklenmeci söylemler geliştirirsiniz. Babaları ile kuşak çatışması yaşamaktan kaçınan ve babalarına boyun eğen kişiler eninde sonunda gelenekle, toplumla, devletle, dinle çatışırlar. 

Dini söylemleri fetiş haline getirmiş yazarların yada bilimadamlarının söylemleri kültür, bilim sanat hayatını gereksiz yere ele geçirmiş durumdadır. 
Hristiyanlık, Yahudilik, İslamiyet diliyle konuşanlar dahi aslında paganist bir dine doğru kitleleri yönlendirmektedirler. Allah adına önce peygambersiz sonra da Allah'sız bir dine doğru televizyon denilen iş karıştıran, karıştırıcı, arabozucu, yalancı yani deccal sayesinde koşar adım ilerliyoruz. Dinimizin dinamiklerine dinamit koyan televizyon Türkçe'mizi de dinamitlemeye başladı. Bilimadamı artık biliminsanı, işadamı ise işinsanı oluyor. Yük taşıyan eşekler de artık işhayvanı olur yakında. Dinimizi de çalan televizyon şimdi de dilimizi çalıyor. Milli Eğitim Bakanlığı, Aile Bakanlığı ve Üniversitelerde uygulanan Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları kapsamında kelimelerimiz, kavramlarımız, atasözlerimiz, deyimlerimiz değiştiriliyor ve güzelim dilimizi de kaybediyoruz. 1 KASIM 1928'de harf devrimi geçmişle bağlarımızı nasıl kökten kopardıysa şimdi de iş insanı, bilim insanı derken adam gibi adamlığımızı kaybediyoruz. Asım'ın nesli değil dindar nesil de değil; deist, nihilist, biseksüel bir nesil sosyolojik ve psikolojik olarak gelişimini tamamlıyor. Yetkililer bu gerçeği fark ettiklerinde toplum olarak çok yara almış olacağız. Dinimiz yıkılıyor, dilimiz çalınıyor çünkü batının kurum ve kuruluşları tarafından ailemiz kuşatılıyor. Kadının özgürleşmesi adına annelerin iş insanı olması için çaba harcanıyor, üç beş erkeğin şiddeti bahane edilerek babaların da otoritesi hedefe konmuş yumuşak babalar o da yetmez yusyumuşak erkekler yaratılıyor. Kadına şiddetin çözümü olarak erkeklerin yumuşatılması da sorunu çözmeyecektir. Bizden söylemesi...

Dilimi çaldın kelimelerimi çaldın
Bana ne bıraktın kanlı soygun

Sezai Karakoç

Din, televizyonda anlattıkça değer ve anlam yitirir. İnsan ruhu televizyondan güçlenmez ve beslenmez aksine uyuşur, uyuşturur. Televizyonda anlatılan din afyondur. Televizyon konuşulmaması en gereken dindir. Televizyondaki Afyon/Din satıcılarına itibar ederseniz ruhunuzu kaybedersiniz. Karar sizindir uyuşmuş ve uyuşuk dininizle cennete gidiyoruz sanırken cehenneme kadar yolunuz var.

Yolunuz açık ve aydınlık olsun...

huseyinkacin@hotmail.com

Psikolog www.huseyinkacin.com

Yorumlar (4)
Sermin sönmez 2 yıl önce
İyi güzel yazmışsınızda ben bu fikirlerinizin babanın çocuğu yönlendirmemesine katılıyorum.Ama ailede çocuğu en iyi tanıyan anne baba çocuğun meslek seçiminde yardımcı olabilir.Tabiki baskı yapmadan.Tv kısmına gelincede bence çok izleyen yok eskisi gibi sizin deccal dediğiniz acaba cep telefonları olmasın bana öyle geliyor.Ben yinede dinine,diline,milletine sahip çıkan bir gençlik görüyorum.Eğitim ailede başlar.Bunların sevgisini önce biz öğretmeliyiz.Biz sorumluyuz çocuklarımızdan.Sağlıcakla kalın.
Ertuğrul Tulpar 2 yıl önce
“Çünkü o bize ameli bir boyutu gösterir. Televizyonun bizi nesne yapmasına müsaade etmemeliyiz. Televizyonla dindarlaşan bir toplum olmadı. Tarihte her ne kadar 1930’lardan itibaren televizyon kullanılıyor olsa da tarih televizyonla dindarlaşan bir toplum örneğini göstermedi” değerlendirmesinde bulundu.

Rahmet, bereket, gufran ayı Ramazan ayı içindeyiz. Ramazan dünyevilikten, sekülerizmden arınma ayı. Bu ay mü’minler için ne ifade ediyor? Ya da neyi ifade etmeli?

1400 senedir Müslümanlar Ramazan ayının ne olduğunu biliyorlar. Genel olarak da halkın tabiriyle söylersek, “Kur’an ayıdır”. Kur’an ayı ne demek? Bol bol Kur’an okumak, bol bol ibadet etmek. Kur’an-ı Kerim’i okumak da bence Türkçesini bilmek önemli değil. Önemli olan birinci derecede okumaktır.

Yüzünden okumayı mı kastediyorsunuz hocam?

Evet… Bu bile yeterli. Tabii ki elbette ki, bunun Türkçesini öğrenmek isteyenler bunu yapabilir. Ama ben sıradan bir halkın, sokaktaki vatandaşın Ramazan ayı algısına bakıyorum. Dünün insanına, dünün Müslüman’ına, bugünün Müslüman’ına değil. Bunu görüyoruz.

SEKTEYE UĞRAYAN GELENEKLER

Dindarlığa yeni bir form mu kazandırıldı?

İçerik olarak… Dolayısıyla bugün bizim gördüğümüz şey, dün baktığımız şeyden görünüş olarak benzerlik taşısa da muhteva olarak bütünüyle farklı bir şeydir. Daha çok görüntüye yönelik bir Ramazan var burada. İçeriği ve muhtevası boşalmış, kendisini gösteri olarak ifade eden. İşte sokaklarda, Ramazan iftarlarıyla, televizyonlardaki Ramazan sohbetleriyle hepsi aslında gösteriye dayalı. Çağın biraz da medyatik dünyasıyla ilgili olduğundan, gösteriye dayalı bir Ramazan.

Bunu dindarlık olarak görüyoruz, dindarlaşma olarak görüyoruz. Bu bakış tarzıyla bence çok yanlış düşünüyoruz.

FIKHI OLMAYAN DİNDARLIK

Muhafazakârlık algısını ne yapacağız? Siyasal iktidar muhafazakâr olduğunu iddia ediyor. Taban muhafazakâr olduğunu iddia ediyor. Herkes muhafazakârlık duvarına yaslanıyor. Ama siz muhteva ile görüntü farklı diyorsunuz.

Şimdi bunu içinde bulunduğumuz şartlarıyla çağın şartlarını da ele alarak konuşmamız gerekecek. Bunlardan birisi de şudur. Biz artık sözlü kültürün dünyasında yaşamıyoruz. Yazılı kültürün de dünyasında yaşamıyoruz. Biz görüntü kültürünün dünyasında yaşıyoruz. Görüntü kültürünün dünyasında yaşamak demek, her şeyin gösteriye dönüştüğü, bir bakıma alenileştirildiği, alenileştirme çabası içinde bir dünya demektir. Siz bir şeyi görüntüye, şova dönüştürüyorsanız, gösterişe dönüştürüyorsanız, siz aynı zamanda onun içini boşaltıyorsunuz demektir. Bu birbirine paralel giden bir şeydir. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız benim kanaatime göre yoğun bir dindarlık gibi görünüyor ki, kısmen Kemalistler bunu böyle söylüyor, ama Müslümanlar bu sözü dikkate alırlarsa yanılırlar. Çünkü onlar bu işi anlamamışlardır. Başından beri anlamadılar. Bu bir dindarlaşma değildir, bizim anladığımız anlamda dindarlaşma değildir. Dindarlık fıkıhla beraber gelir. Bu fıkhı olmayan dindarlaşmadır. Dolayısıyla bunun ayaklarını basacağı bir yer yoktur. Esas problemin kendisinde bu var. Çağdaş Türkiye Müslümanlarının temel problemlerinden birisi de bu. Fıkhı olmayan bir dindarlıkla karşı karşıyayız. Ve bu da İslam’ı da tehdit ediyor. Bu açıdan bakıldığında sizin muhafazakârlık kavramını kabul etmiyorum. Ben öyle batıya ait belirsiz bir kavramın içinde mütalaa etmem mümkün değil. Ben bunu Müslümanlığıma hakaret olarak görüyorum. Muhafazakârlık Batı şartları altında oluşmuş, Müslüman’ın asla kendisine yakıştıramayacağı bir kavramdır. Devrimciler karşısında bazı şeylerin muhafaza edilmesini savunan bir düşüncedir. Neyi savunur? Neyin muhafazasını savunur? Siyasi geleneğin içinde yeri olan bir şeydir. Benim inandığım bir din vardır. Onun muhafazası söz konusudur.

O gelenek Resulullah’tan (sav) ve Cebrail’den (as) itibaren mukabele olarak geliyor hocam. Bunu mu kastediyorsunuz?

Bu bir yaşama biçimi aslında Ramazan’ı yaşama biçimiydi. Bu yaşama için de zannediyorum ki, birkaç yıl içinde sekteye uğradı. En azından son 20-30 yıl içinde sekteye uğradı. Burada bir kopuş olduğunu görüyorum ben.

Bunun siyasal sebepleri mi vardı hocam?

Birçok sebebi vardı. Her şeyden önce Müslümanların İslam’la ilgili algılarında köklü bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Müslümanlar bunu çevrenin değişen şartlarına yorumlayarak açıkladılar. Veya kendilerine göre Ramazan’ı daha yoğun şekilde, daha dindarca yaşadıklarına da hükmettiler. Ama şimdi bugün bakıyoruz ki, bu çok yanıltıcı bir şeymiş. Burada aslında Ramazan’ın dindarca yaşanmasından çok yeni bir dindarlık içinde yaşanması meselesiyle karşılaşıyoruz.

Başından beri anlamadılar. Bu bir dindarlaşma değildir, bizim anladığımız anlamda dindarlaşma değildir. Dindarlık fıkıhla beraber gelir. Bu, fıkhı olmayan dindarlaşmadır. Dolayısıyla bunun ayaklarını basacağı bir yer yoktur. Esas problemin kendisinde bu var. Çağdaş Türkiye Müslümanlarının temel problemlerinden birisi de bu. Fıkhı olmayan bir dindarlıkla karşı karşıyayız. Ve bu da İslam’ı tehdit ediyor. Bu açıdan bakıldığında sizin muhafazakârlık kavramını kabul etmiyorum.

BU BİZİM BİLDİĞİMİZ DİNDARLAŞMA DEĞİLDİR

Bir şeyin yapılış biçimi gösterişe dayandığında ister istemez bir sorun çıkar. Türkiye’deki dindarlaşma belli günlerde belli aylarda yoğunlaşmaya başladı. Bu bizim bildiğimiz bir dindarlaşma değil.

* Çok dindarlaştığınızda bunun bir göstergesi cuma namazlarıdır, kandillerdir ve Ramazan’dır. Bir dini yaşama biçimi özel günlerde ve gecelerde yoğunlaşıyorsa, aslında sizin dediğiniz sekülerizm devam ediyor demektir. Bu demektir ki din bir bakıma hayatın tüm alanlarından çekilerek belli günlere, belli zamanlarda teksif etmektedir. Orda da toplum bunun böyle yaşandığında dindar, dini vazifesini yerine getirdiğine inanarak bir bakıma da mutmain olmaktadır. Getirdiği psikolojik şey de budur. Din böyle yaşanmaz aslında. Belli günlere, belli aylara teksif edilerek yaşanmaz. Geçmişte de Müslümanlar böyle yaşamadı.

Ramazan ayı içinde ibadetleri yoğun şekilde yaşamanın herhangi bir sakıncası var mı hocam?

Hiçbir sakıncası yoktur. İnsanlar Ramazan’da daha dindarca bir yaşantı sürüyorlar.

DİNİ YAŞAMAK HAYATIN HER ALANINDA OLMALI

Ramazan’dan sonra da devam mı etsin diyorsunuz?

Maalesef etmiyor. Siz Ramazan’da yoğun dindarlığı yaşadığınızda bundan sonrası için çok ihtiyaç duymuyorsunuz. Onun için söylüyorum. Burada aslına bakarsanız ciddi bir seküler kırılma vardır. Yoksa normal olarak hayatın kendisinde o dindarlık devam ediyorsa, Ramazan’da bu da artış gösteriyorsa, bu güzel bir şeydir, olması gereken şeydir. Haftanın 6 günü Cuma günüyle bir olmaz tabii ki. Netice Ramazan 11 ayın sultanı. Burada dini yaşamak, hayatın tüm mekânlarına, alanlarına yayılmamıştır. O kendisini bir ayda gösteren, sonra bir bakıma geriye çekilen dindarlaşma süreci. Bu farklı bir dindarlaşmadır. Sadece Ramazan’la ilgili de söylemiyorum. Aşağı yukarı 30 yıldır Türkiye’de olan dindarlaşma fıkhı olmayan dindarlaşmadır.

Peki tabanı var mı hocam bahsettiğiniz dindarlığın?

Bizim bütün davranışlarımızı, fıkhımızı, televizyonlar ya da siyaset belirleyecektir. Fıkhımız siyasal olanlar tarafından belirlenecektir. Böyle olunca da siz dindarlığınızı televizyondan belirliyorsunuz. Dindarlığınızı televizyonlardaki programlarla özdeşleştirerek yaşıyorsunuz. Bu içsel bir yaşama meselesi değildir. Daha çok görsel bir yaşama meselesidir. Bunun için de diyoruz. Görüntü kültürünün hakimiyetinde cereyan eden bir hayat bu. Sadece Ramazan’la ilgili bir durum değil. Ramazan burada sadece nesneleştirilmiş bir Ramazan’dır. İslam dininin şartları içinde belki de kendisini hiç göstermeyeni oruçtur. Geri kalanlarını hepsi bir şekilde kendini tezahür ettirir. Zekât veriyorsanız, bir bakıma paranızın olması gerekir. Namaz kılıyorsanız camiye cemaate gidersiniz. Kelime-i şehadet getiriyorsanız, bunu sesli getirirsiniz. Oruç ise böyle değil, batini veya enfüsi bir tecrübe. Ama günümüzün orucu veya Ramazan’ı enfüsi tecrübe olmaktan çıkmıştır. Aşağı yukarı hepsi gösteriye dönmüş durumdadır…

POPÜLİZM ADINA İFTAR MEKÂNLARI DEĞİŞTİ

Televizyonun bizi nesne yapmasına müsaade etmemeliyiz. Sadece Müslüman olarak değil, bizim TOPLUM da televizyonla dindarlaşan bir toplum olmadı. Tarihte her ne kadar 1930’lardan itibaren televizyon kullanılıyor olsa da tarih, televizyonla dindarlaşan bir toplum örneğini göstermedi.



Özellikle şaşaalı iftar yemekleriyle, sahur yemekleriyle yeni bir kültür oluştu değil mi?

Bu da ayrı bir fecaat bence. Ben bunu Müslümanların yüz karası olarak görüyorum. Çok tedirgin oluyorum. Lüks salonlarda lüks masalarda kendisine konu ettiği iftar yemeği Resulullah’ın (sav) bıraktığı mirasla hiç uyuşmuyor. Dünyayı, fakirliği ve O Peygamber’in bıraktığı, bize nasıl yaşamamıza dair ölçüleri unutulmuş bir iftardır. Bu zihinsel bir dönüşüme tekabül ediyor. Bence Müslümanlar Ramazan’da mekânlarını değiştiriyorlar. Ben fakir fukarayı söylemiyorum. Onlar da popülizm adına, evlerinden sokaklara, caddelere taşındılar. Bu da Müslümanların hayatında çok önemli bir değişikliktir. Her ne kadar mevsimsel bir durumu olsa bile popülizm adına, İslam adına, din adına Ramazan’da kendi evleri olan mekânlarını bence sokağa taşıttılar. Bu da bana göre Ramazan’ı algılama noktasında ciddi bir olumsuzluk getirdi.

KUTLAMALAR CURCUNA VE FESTİVALE DÖNÜŞTÜ

Ramazan’lardaki kutlamaları nasıl yorumlayacaksınız hocam?

Giderek çığırından çıkan Ramazan kutlamaları. Ben buna Ramazan kutlamaları da demiyorum. Festivaller kategorisine alıyorum. Bir toplumda festivaller çoğalırsa son 30 yıldır çoğalıyor. Kayısı festivalinden kiraz festivaline kadar. O toplum aslında pagan geleneklere dönülmektedir. Bu dinin en büyük rahmetinden birisi de, iki bayram haricinde hiçbir başka şeye kutlamaya hoş gözle bakmamış olmasıdır. Bu bir hayatın sadeliğidir. Siz hayatı festivallere dönüştürürseniz, Ramazan havası da bir festival havasında, karnaval havasında cereyan etmeye başlamıştır. Bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. Dindarlık veya din ciddiyet isteyen bir şeydir. Çağdaş kültür her şeyi bir ironiye dönüştürüyor. Bizim buna dikkat etmemiz lazım.

Sadece sokağa değil, beş yıldızlı otellerin lobilerine taşımadılar mı hocam?

Bunun iki kademeli bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Birincisi sokaklara taşıdığınızda orucu yaşadığınız mekânı değiştiriyorsunuz. Mekân sizin eviniz, bu önemli bir şeydir. İnsanın mekânıyla, eviyle olan ilişkisi bambaşka bir şeydir. Orada dindarlığın kokusunu hissedersiniz, eğer yaşıyorsanız. Maddi imkânı olanlar da lüks bir mekâna taşındılar. Bunu isteyerek de yapmaktadırlar. Bu iki hal de gösteriye dönüştürülmüş bir Ramazanlık, bir oruçluk halidir. Ama tabii ki elbette sokaktaki dikkat çekmiyor, ama lüks oteldeki Ramazanlar çok dikkat çekiyor. Müslümanların bunu eleştirmeye hakkı vardır ve eleştirmelidirler. Bir şeyin ölçüsü kaçtığında Müslümanların görevi eski ölçüsüne iade etmektir. Mevcuda eklemlenmek değildir. Biz bugün mevcuda eklenmenin peşindeyiz. Oysa onu eski haline rücu ettirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

DİNİMİZ İRONİ MALZEMESİ DEĞİLDİR

Dinimizin şakaya ve ironiye dönüşmesine asla müsaade etmemeliyiz. Din, ciddiyet ister. Biz bugün her şeyi ciddiye almayan, ironiye dönüştüren bir alanda yaşıyoruz. Müslüman’ın buna çok daha dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ramazan kutlaması festivale dönüşmüşse bunu da televizyon ülkenin her yerine yayıyorsa, orda ciddiyet kalmamıştır artık. Dindarlık kendisini televizyonun nesnesi yapmamalıdır. Görüntünün nesnesi yaptığınızda her şeyin içi çok çabuk boşalır. Bakın 10-15 yıl içinde dinimizin içi çok hızlı bir şekilde boşaldı. Kandil gecelerinde mevlitlerin eksik olmaması, Müslümanların çoğu bunu dindarlığa yoruyorlar. Bu yeni bir dindarlıktır, ama bence bizi rahmete götürecek bir dindarlık değildir.

Peki tabanı var mı hocam bahsettiğiniz dindarlığın?

Bu konuda uyanık olmak lazım. Sünneti ihya ederek bunu yapabiliriz. Bizim burada en çok dayanağımız sünnettir. Elbette rehberimiz Kur’an’dır. Sünnet ise hayatın pratiğidir. Resulullah’ın (sav) ne yaptığıyla ilgilidir. Hayatın pratiğini kurmak sünnetle mümkündür. Çünkü o, bize ameli bir boyutu gösterir. Televizyonun bizi nesne yapmasına müsaade etmemeliyiz. Sadece Müslüman olarak değil, bizim dindarlığımızın da televizyonla dindarlaşan bir toplum olmadı. Tarihte her ne kadar 1930’lardan itibaren televizyon kullanılıyor olsa da tarih televizyonla dindarlaşan bir toplum örneğini göstermedi.
Metin KARACA 2 yıl önce
Dinler ve İfade Özgürlüğü
Atilla Yayla

Bir süre önce ilahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk’e bazı teolojik konulardaki aykırı yorumları nedeniyle çeşitli sosyal medya platformlarında şiddetli saldırılar yapıldı. Öztürk sözle taciz edilmiş olmakla kalmadı, ölümle dahi tehdit edildi. Bu durumdan rahatsız olan, aralarında benim de bulunduğum kimi isimler ortak imza ile aşağıdaki bildiriyi yayınladı:

“İnanç, düşünce ve ifade özgürlüklerini baskı altına almaya yönelen her türlü zihniyete ve eyleme karşı toplumun vicdanına sesleniyor, herkesi erdem ve adalete davet ediyoruz!

Bizler, son aylarda bir kısım dini çevreler tarafından, bazı Müslüman âlim, akademisyen, aydın ve yazarların farklı İslami yaklaşım ve yorumlarına karşı başlatılan sindirme, baskı, hakaret, tehdit, itham ve kâfirlikle damgalama faaliyetlerinin Müslümanlığın ve insanlığın hayrı ve vicdanı ile bağdaşmadığına inanıyoruz.

Yüzyıllardır İslam dünyasında Kelam, Hadis, Fıkıh ve Felsefe çevrelerince dile getirilen farklı görüşlerin, şiddet ve baskı ile susturulması çabalarının olumsuz neticeleri ortadadır. İlim ve fikir hayatında çöküşe yol açan tarihten dersler çıkarılarak düşünceye, ilim ve düşünce ile cevap verilmesini imkânsız hale getiren bu saldırgan tutuma karşı, toplumu duyarlı davranmaya çağırıyoruz.

Bu gibi meselelerde, İslam’ın ana kaynaklarının belirli tarzdaki bir yorumunu benimseyip farklı okuma ve yorumları adeta sapkın ve din dışı ilan edecek kadar ileri giderek İslam’ın temel kabullerine aykırı bulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve ilgili kurumların da, bu tür resmi açıklamalardan uzak durması, farklı dini yorumlar arasında dengeyi sağlayacak ve ulemanın bu konuları müzakere etmesine ortam hazırlayacak bir tarafsızlıkla hareket etmesi gerektiğine inanıyoruz.

Kitlesel linç kültürünü harekete geçirecek ve İslam’ın özgürlükçü, akla ve reye vurgu yapan yorumlarının bu tür kaba ve mahkûm edici tavırlarla boğulmasına yol açacak şekilde, şiddet dili kullanan, tehditkâr gayretler ile Allah adına din tekelciliği yapılması karşısında, inanç ve ifade özgürlüğünün teminatı olacak bir duruş sergilenmesinin önemine işaret ediyoruz.

Sonuç olarak, inanç, düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı İslam adına gösterilen baskıcı tavırları kınıyor; farklı anlayış ve yorumlara kaba güç, hakaret, iftira, tehdit, tezvirat, yıldırma, itham ve baskı politikaları ile saldırılması karşısında, kamuoyunu, farklı görüşlere karşı hoşgörüye, erdemleri yüceltmeye ve vicdanın hakemliğine duyarlılıkla sahip çıkmaya davet ediyoruz.”

Bu ve benzer olayların iki boyutu var. İlki sivil toplum içinden gelen tenkit ve tehditler. Tenkite evet ama tehdit kabul edilemez. Tehdit yağdırmak rutin davranış hâline gelirse o toplum sadece ifade özgürlüğünü değil barış içinde yaşama imkânını da kaybeder. Bu yüzden, hangi konuyla ilgili olursa olsun bu tür tehditler görmezden gelinemez ve hafife alınamaz. İkinci boyut, kamu otoritelerinin bu tür meselelerde taraf olması. Bu ilkinden çok daha vahim, çünkü sivil toplumdaki tehdit ve saldırılardan kendini bir şekilde koruyabilecek olan insanlar devletten gelen tehlikeler karşısında aciz ve çaresiz kalır.

Çirkin tehditler yetmezmiş gibi Diyanet İşleri Başkanlığı da bir bildiri yayınlayarak Öztürk’ü eleştirdi. Oysa devlet organlarının bir taraftan bu konularla ilgili tartışmalara katılmaması, diğer taraftan toplum içinde boy gösterebilecek birilerine yönelik din ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı ve ihlâl edici yaklaşımlara, eylemlere engel olması gerekir. Çünkü ‘doğru din’, ‘isabetli dinî yorum’ devleti değil vatandaşları ve vatandaş gruplarını ilgilendirir. Devlet hangi dini veya din yorumunu doğru olarak alırsa alsın bazı vatandaşlara pozitif diğer bazı vatandaşlara negatif ayrımcılık yapmış olur.

İfade özgürlüğü elbette din dışı konular yanında dinî konuları da kapar. Türkiye ifade özgürlüğünü her açıdan olduğu gibi dinî düşünce ve yorum bakımından da genişletmek ve geliştirmek zorunda. Aksi takdirde, herkese zarar verecek büyük kötülüklerin doğma potansiyeli artar. Bir tür maskelenmiş veya dolaylı hâle getirilmiş engizisyoncu davranışlar ortaya çıkabilir. Bunun ne demek olduğunu Arthur Versluis’in Mihriban Şenses tarafında çok başarılı şekilde Türkçeye aktarılan Yeni Engizisyonlar: Heretik-Avı ve Modern Totaliteryenizmin Entelektüel Kökleri (Paradigma Yayıncılık) kitabı açıklıyor. Yazarın işaret ettiği üzere bu tür bir suç özünde bir ‘düşünce suçu’ olacaktır. Bu totaliteryen yaklaşım dinî meselelerde fikir ayrılığını kriminal bir faaliyet olarak etiketleyecek ve çeşitli şekillerde cezalandıracaktır. Böylece her türlü insanî sınırı aşacak bir canavarlığa zemin hazırlayacaktır.

Türkiye bu potansiyel tehlikeden dikkatle kaçınmalı….
N. Arslantas 2 ay önce
Bilişim çağında şimdi pandemide çok alakasız ttv yi eleştirmek .
Günün Anketi Tümü
Whatsapp Sözleşmesi'ni kabul ettiniz mi?
Whatsapp Sözleşmesi'ni kabul ettiniz mi?