İnsanla toprağın akıbeti ne kadar da aynı... Bunda insanın topraktan yaratılmış olmasının payı büyük zannımca... Topraktan gelip toprağa varan fani yolculuk, insan olmanın şiarı bir bakıma... Toprakla yoğurulmuş bir imtihan bu...
Ne var ki insansız ve topraksız bir kültür(?) tarafından giderek kuşatılıyoruz. İnsanın ve toprağın devre dışı bırakıldığı bir denklem içinde boğuluyoruz. Hâlbuki Aşık Veysel "Benim sadık yârim kara topraktır" derken, ne kadar mühim bir hakikati perçinlemişti bağlamanın perdelerine! Şimdi sarsılmaz hakikatlere perde çekiyor kukumav kuşları... Toprak hayatımızdan öylesine sürgün ki, mezarlığa yolumuz düşmese varlığını hatırlamak bile mesele...
Beton beton yükselen bir çığlık, gönül kulağımızı sağır ederken, kırsal deyip de eziklediğimiz mekanlarda toprağın can çekiştiğinden de bihaberiz. Sadık yârdan kopalı, insanın insansızlığı nasıl da büyüyen bir girdaba dönüştü. Kalabalıkların hükmü yok artık...
Kemiyete saplanıp, keyfiyeti elden aldırdık. Maddenin hükümranlığında manayı sele verdik. Dikiş tutmaz yaralarımızı sarmak ne mümkün! Şikayet makamında kalmayıp bir çabaya girmek elbette elzem... Lakin "Bade harabül Basra" diye tanımlanabilecek bir vakıa da sereserpe önümüzde...
Topraklar, mahiyeti ötesinde tasarruflara itilip kakılırken... Bu itiş kakış içinde insanın da ıskartaya çıkarıldığını gören gözlerin, vebalden âzâde olamayacağı aşikar! Kurgunun elinde oyuncak olan bir havsaladan, şuur iklimine yol bulunur mu aceb? Hem şuur, raflarda köhneyen lugatlerin yorgun sayfalarında mahpus değil mi? Mazide kavimler göçü olduğu gibi, biz de kavramlar göçünü idrak(?) eden bir zamanın sakinleri değil miyiz? Sakin dedim de... Kelimenin tam manasıyla sakin miyiz? Depresif iştiyak içinde debelenip, eninde sonunda bu tuhaf oyunda sobelenmiyor muyuz?
Sabır değirmeni, ağır aksak dönse de içimizde... Dönmeyip, dosdoğru çırpınan bir his, kıvılcım saçmaya muktedir olduğunu hatırlatmaktan geri durmuyor. Hayret! Yâr ile ağyar arasındaki ince çizgi, giyotin misali daraltıyor olmayan ufkumuzu! Burnumuzun ucunu göremeyecek kadar esrimiş olmak reva mı? Kırk yamalı bohçaya dönen fikriyatın kime ne faydası var? Tazyikinde inlediğimiz bu tuhaf basıncın cürmü kaç bar?
İnsansız ve topraksız bir çığır... Sarı öküzün âhı tutuyor küreyi... Farkına varıldığında telafisi olacak mı acep yitirilenlerin? Günü kurtarırken, yarınsızlık iklimine kulaç atmak ne kadar acı... Adam sende! Kimin umurunda değil mi? Hakkı var umarsızın... Zira egosu hep tavanda salınır; sevdadan nasipsiz, her dem yârsızın...
Yâr düşkünü Anadolu'nun bağrında nefes alıp veriyoruz madem... Biz yâre yazalım yine de:
"Kurban olam kalem tutan ellere,
Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle...
Şekerler ezeyim şirin dillere,
Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle!
Pir Sultan Abdal'ım ey Hızır Paşa!
Yazılan geliyor sağ olan başa!
Beni hasret koydun kavim kardaşa,
Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle!"