Astroloji çevreleri(?) kova çağı merkezli çokça izahat yaptı son yıllarda... İlla ki her zaman diliminin, bir adı olması gerekiyormuş gibi... Yakaladığımız zamanın üstüne kendi biçip diktiğimiz elbiseleri giydirmeden duramıyoruz! Bol gerekçeli, delilli ve sebepli adlandırmalar... Kova çağındayız madem... Bu kovanın dibini delmeye çalışanlar kim? Aralarından su sızmayanların elinde, kova su sızdırıyor. Sonu "-oji" diye biten her tanımlayıcı sistem-erk, nihayetinde bir yere gelince insanı kızdırıyor.

Kova deyince aklıma kovalent bağ düşüverdi. 9.sınıf kimya kitabı şöyle tarif ediyor: "Ametaller, kendileri gibi ametal olan atomlarla bağ yapabilmek için elekron ortaklığı ile bağ oluştururlar. Elektron ortaklığı ile oluşan bu bağlar kovalent bağ olarak adlandırılır."

Aslında cemiyeti oluşturan kişiler de bir nevi kovalent bağ yapan ametaller gibi değil mi? Aidiyetimizi ete kemiğe bürüyen bağlarımız var. Üzüm bağı, ayakkabı bağı değil... Bağlılık inşa eden lakin bağımlı kılmayan... Hem bağımlılık belhüm adal derecesine indiren bir hâl... Psikoloji penceresinden bakınca, aidiyet hissi, kişinin kendini diğerine güvenli bir şekilde bırakabilmesi ve emniyette hissetmesi imiş... İçinde yaşadığımız cemiyette kişilerin birbirlerine ve kurumsal yapılara güven ve emniyet duyma durumlarına bir nazar fırlatıversek... Ciddi bir aidiyet krizimizin olduğunu ve/veya koşa koşa geldiğini söyleyebiliriz. Farklı farklı korkuların dönüp dolaşıp aidiyeti vuruyor olması da gayet manidar.

Ametal deyince kara budun kavramı çıka geldi. (Mevzu derinlerde dolaşınca, gelen gelene...) Budun terimi, kaba tabirle bir halk kitlesini; aralarında dil, kültür ve töre birliği bulunan, soy ve boy yönünden de birbirine bağlı insan topluluğu anlamını ifade eder malum... Dil, din, kültür, soy, boy... Hepsi kovalent bağlar hükmünde... Evet evet... Ametal-Kara budun metaforu hiç de manasız değil! O vakit... Bağları gazele çeviren her hal sıkıntılı ve kabul edilemez.

Milletleşme ve millet kavramı üzerine ciddi çalışmaları olan rahmetli Erol Güngör'ün eserlerinden birinde "Asya tarzı gevşek kabileler federasyonu" diye bir ifade okuduğumu hatırlayınca... Başa ne geliyorsa gevşekliğimizden geliyor demeden edemedim. Sonra şu suali mukadder, hançer gibi saplandı fikrimin orta yerine: Biz son üç asırdır sıkı olabildik mi?

Biz dedim de... Hangi biz diye bir çığlık yankılanıverdi dijital zeminde...

Hakikaten hangi biz?

Mukallidleşirken yozlaşmanın ara sokaklarında kaybolan biz mi? Yoksa... Yozlaşma iklimine direnir gibi yaparken bir çarpık uzlaşma temayülüyle menzilini kaybeden biz mi?

Bir de bizden edilen biz var.

Fikir vadimizi koruyan düstur ağaçlarını kestik keseli, zihnî erozyonla afallamış bir biz...

Ana caddede yürümek varken, kestirmelerin kolaycı ayartıcılığına kurban giden biz...

Öteki dediğimiz karanlıkta, var olacağız derken, Marmara çırası gibi yanıp yakılan biz...

Aynı delikten kaçıncı kez sokulduğumuzu hesap edemeyecek kadar farkındalığı kalmayan biz...

Havuç-sopa sarmalında, kısır döngüye mahkum olup... Adı sadece menüde geçtiği halde, davete koşan biz...

Doğuran ve yoğuran şartlara inat... Kurguya teslim olan biz...

O kadar çok biz var ki... Hiç kimse ile herkes arasında bir yerde... Pabuç bırakmamak iştiyakıyla namerde... Düşe kalka gezinen bir tarifiz...

Bir o kadar cahil ve bir o kadar arifiz...

Aidiyetimizi sarsan her husus da işte tam bu geniş açının kucağında serpilip büyüyor.

Bir türlü "hakiki biz" kıvamını tutturamıyoruz.

Bunun için hep kovalanma korkusunun gölgesinde çağ çağ ayak sürüyoruz.

Evet... Elzem olan ne varsa... Bir şekilde defterini dürüyoruz!

Velhasıl... İstikamet üzere kalmak büyük mesele!