Ara ki bulasın! Samimiyet bu topraklardan göç etmiş sanki... Mütebessim maskelerle yapılan yavan iletişim örneklerinden bahsetmiyorum. İçinde güven pınarı çağlayan bir samimiyet kastım. Hakiki muhabbet ile sarmalanmış halde...

Makul şüphenin, yerini hastalıklı bir didiklemeye bırakmış olması çürütüyor harcımızı. Paylaştıklarımız laf salatası kabilinden kalmaya, ayrılıklarımız hâlâ bizden(?) çalmaya devam ediyor.

Sadece samimiyet noksanlığı değil mesele... Çünkü samimiyet aynı zamanda ciddiyet ister. Bizim kadar lâkayt, umursuz ve gelişine yaşayan bir cemiyet, ciddiyet ve samimiyet noktasında ne yapabilir ki? Ciddiyeti asık yüz ve çatık kaş ile etiketleyen akıl(sızlık) yapacağını yapmış meğer! Samimiyet de yılışıklık derekesine hapsedilmiş yazık...

Riya dediğimiz marazi hal samimiyetsizliğin şahikası değilse nedir? Bu şahikada dönüp duran bir hikâyenin hakikatle bir işi olabilir mi? Dost acı söyler derler ya... Tatlı ve güzel sözü, darağacına çektiren düşmanlaştırma refleksini nereye koyacağız? Doğrunun doğruluğunu kurcalamak ayıp değilki! Ayıp olan, göz baka baka sahteliğe doğru libası giydirip podyumlarda fink attırmak...

Çatırdayan bir şeyler var. Kopan, sürüklenen, çürüyen, uçurumun kenarında yürüyen... Kulağımıza dökülen beton yüzünden mi sağırız? Hiç sanmıyorum! Biz... Samimiyetsizlikle sırılsıklam olduğumuz için göründüğümüzden ağırız. Yakıcı güneş üzerimizde yükseldiğinde buharlaşıyor olmamıza şaşmayın! Harman vakti sap saman rüzgârla uçarken, buğday danesi istikrarla düşmesi gereken yere düşer.

Şimdi bir beylik soruyla bağlayalım sözü:

Biz nereye düşüyoruz?