Üstad Necip Fazıl, “Bir Adam Yaratmak” adlı eserinin kahramanı Hüsrev’in ağzından dökülen "İnsan ne sefil, ne küçük sebeplere mahkûm!" sözüyle, bütün zamanlara kasteden bir neşteri savurmuştur kuşkusuz…
Üstadın eserleri vasıtasıyla rahle-i tedrisinden geçen kuşakların çokluğu ve çeşitliliği…
Necip Fazıl’ın çile sahibi sanat ve fikir adamlığının, göle atılan bir taşın yayılan halkaları misali…
Nesiller üzerindeki müessiriyetinin nişânesidir.
Teneffüs ettiğimiz zamanın, madde planını dijitalleştirerek ruhları iğdiş ediciliği karşısında, hayat denen gaileye Çile Şairi’nin baktığı yerden bakmak elzem hale geliyor. İşte gül gönüllü gönüldaşım Murat ÇERİ…
Yönetmenliğini yaptığı son filmi “Bir Adam Yaratmak” ile günümüz insanının hız ve haz değirmeninde öğütülmemek adına, “hakiki çile” perspektifinde, beyaz perdenin mümbit zemininde hakikat yolculuğuna çıkışın reddedilemez davetini yapıyor.
Zaten Anadolu Ajansına verdiği bir mülakatta filmin hedef kitlesine ilişkin, "Bir Adam Yaratmak, herkesin oturup, açıp izleyebileceği bir eser değil.
İnsanlar 6 saniyelik görüntülerle hayatlarını sürdürüyor.
Burada seyreden herkes, sen, ben de dahil olmak üzere reels videoları seyredip saatlerimizi geçirebiliyoruz ama saatler süren bir filmi seyredemiyoruz.
Artık ne o kalpte, ne o zihinde, ne de o fikirdeyiz.
Sadece ilgililer, alakalılar, dertliler, sinemaya dair müktesebatı olan, estetiğe, zarafete dair fikri olan insanlar bu filmi seyreder ve hak ettiği değeri verebilir diye düşünüyorum." değerlendirmesinde bulunuyor.
Ne kadar da doğru!
Bu meydan okumanın tam da zamanında Murat ÇERİ’den Necip Fazıl töresince gelmesi ne kadar da kıymetli…
Heidegger'e atfedilen "Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır" ifadesiyle düşününce, zihinlere ve gönüllere yöneltilen silahı tutan eli kendi silahıyla vurmak hakikaten kıymetli…
Milli kavramının erozyona uğradığı…
Sentezlene sentezlene kültür ve medeniyetin havale geçirdiği…
Fikir ve sanat havzasını besleyen nehirlerin yatağına müdahale etmenin sıradanlaştığı…
Biz kullarını “Akletmez misiniz?” diye uyaran Rabbimizin sözüne karşı bütün bir cemiyetin nâdânlaştığı zamanlardan geçerken…
Bu filmin gelişi ancak tevâfuk ile anılırsa, zamana açtığı kapı manalı olur.
Hem… Eserin kahramanı Hüsrev’in şu sözleri, bugünün adı konulmamış buhranını fâş etmiyor mu?
“Ben ne yaptım bir hududu zorladım. Kendimin dışına çıkmak isterken, kendime rast geldim. Meğer kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamalıymışım. Meğer nasıl yaratıldığımı anlamak için bir adam yaratmaya kalkmalıymışım."
Üstad Necip Fazıl da eserinin amacını şu şekilde dile getiriyor: "Ve istedim ki, vesile dayanağını maddi harekette bulan bu eser, ruhi harekette de öylesine bir irtifaa çıksın ki, seyirciyi fiziki bir acıya sürüklesin"
İşte gönül adamı Murat ÇERİ, Üstadın arzusunu sinema dilinde layıkıyla ruhlara ikram ediyor.
Gözden gönle uzanan yolda hakikatin meyvelerini dalından toplamak için çilesi hoş bir içsel yolculuk…
Murat ÇERİ, "Sadece dertliler bu filmi seyreder ve hak ettiği değeri verebilir" derken…
Bütün cemiyeti, altında kaldığı molozlardan sıyrılıp…
Yunus Emre’nin “Ben dert ile âh ederdim… Derdim bana dermân imiş!” deyişindeki sırrı yeniden kuşanmaya çağırıyor.
Kıymetli gönüldaşım Murat ÇERİ’nin, nice güzel eserler vereceği bir ömrü bereketlendirmesini Allah’tan niyaz ederken…
Sözü yine Hüsrev’e bırakalım: "Biz bu dünyada her şey, en sefil nebattan tut, en uzak yıldızdan tut, en kudretli insana kadar bütün mevcutlar bilerek ve bilmeyerek Allahtan gelen cazibenin kasırgası içindeyiz. Sonbaharda yapraklar nasıl boranın çektiği istikamete çullanırsa, hepimiz, her şey, Allah'a doğru gidiyoruz"