Ensar Bey orta yaşını geçmiş, kendi yağında kavrulan, vicdan ve izan sahibi mert bir adamdı. Ceddinden kalan mütevazı bir konakta yaşamaktaydı. Bakımsız bu evi ayakta tutacak kadar gücü vardı. Fazlasında da gözü yoktu zaten... Hanımı ve çocuklarıyla geçinip giderlerdi.

Günlerden bir gün oturdukları sokağın başındaki evlerde yangın çıktı. İtfaiye söndürse de o evlerin ahalisi sokakta kaldı. Ensar Bey hanımına "En azından bir çıkış bulana kadar şu sabi sübyanı misafir edelim Allah rızası için" dedi. Küçük çocuklu iki aileyi alt kattaki odalara yerleştirdiler. Kendileri üst kattaki iki göz odayla iktifa ettiler. Hem bu geçici durumun tattırdığı sıkıntı neydi ki işlenen sevabın yanında? Aradan bir ay geçti. Kış kapıya dayandı. Sokakta kalan diğer aileler de Ensar Beyin kapısını çaldı. Yok diyemedi, diyemezdi! Ensar Bey, hanımı ve çocuklarıyla yatak odalarında mevcut süreci geçirmeye başladılar. Hem bahar çabucak gelirdi. Mazlum durumdaki komşuları da bir hal çaresi bulurlardı.

Ensar Bey rızka kefil olan Allah der, hesabilik yapmazdı. Lakin kısıtlı bütçesi ilave beş aileyi yedirip içirmeye yetmez olmuştu. Hanımı artık çorbaları daha sulu yapıyor idi. Sofra zenginliği gün be gün daralıyor; dolmayan, kazara dolsa da tez boşalan dolap yürek yaralıyor idi. Ensar Bey, borç harç sahibi de olmuştu epeydir.

Beklenen bahar geldi lakin misafirlerin mevcut durumu değiştirmek gibi bir niyeti yoktu. Üstelik ev sahibinden daha fazla ev sahipliği de cabasıydı. Ensar Beye sabah işe giderken sipariş vermekten tutun da hanımının yemek yapışına müdahale etmeye, çocuklarının terbiyesi üzerine akıldaneliklere kadar varmıştı.

Artık Ensar Bey, hanımı ve çocuklarıyla sığındığı odasında yatmadan evvel bolca şikayet (etmekte haklı olduklarını kabul ederek) dinliyor, sabır telkin etmekten başkası elinden gelmediği için,  epeyce bir zılgıt yemeden yastığına başını koyamıyordu. Her gelen gün geçeni aratırken...

Ensar Bey akşam iş dönüşü evinin merdivenlerinde çocuklarına sarılmış ağlar halde buldu hanımını...

Mesele anlaşılmıştı. Misafir ettikleri, vicdanlı ev sahiplerini önce huzurdan sonra yerinden etmişlerdi. Hanımı kızarmış gözleriyle Ensar Beye bakarak "Merhametten..." diye konuşacak oldu. Ensar Bey işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı. Kırık dökük halde bir başka mahallede oturan bir akrabalarına gittiler.

Ertesi sabah Ensar Bey bu durumu artık bir nihayete erdirmek için baba yadigârı konağa vardığında sokakta birkaç polis arabası ve kalabalıkla karşılaştı. Meğer sokağa da dirlik vermez olan misafirleri(?) başka komşuları şikayet etmişler. Ensar Beyin kol kanat gerdikleri işi harb ile darba vurunca hadise asayiş meselesi oluvermiş. Epeyce bir patırtıdan sonra çoluk çombalak toplayıp götürülüşlerine şahit olan Ensar Bey kırgın ve kızgın sesiyle "Müstehaklarını bulmuşlar" dedi mırıldanarak... Arkasını dönüp aile efradını hem maddi hem manevi olarak yağmalanmış hanesine geri getirmek için giderken, kendi kendine şöyle söyleniyordu: "Ya Rabbi bu imtihanda emrettiğin gibi olmaya azmettim. Haddi aşmamaya gayret eyledim. Lakin bu mazlum kulların haddi aştılar ki iş buraya kadar geldi."

Bir an durakladı. İstiğfar etti. Sokağın sonundan dönüp gözden kaybolurken, Şûrâ sûresinin 42. ayetini tekrar ediyordu: "Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık  yapanlara cezâ vardır. İşte acıklı azâp bunlaradır."