İlmek ilmek çözüldük. Önce fiziki coğrafyamız paralandı. Sonra medeniyet olarak tanımlanma vesilemiz olan bütün ruhumuz...
Her rüzgar bir yaprağımızı yoldu dallarımızdan...
Sarmaladığımız her belde akıp gitti kollarımızdan!
Düşene tekme vurmak adetinden kopmak istemeyen hem yâr hem ağyar tepindi üstümüzde...
Kaht-ı rical ile mankurt güruhu arasında tepetaklak oluverdik. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak caddelerinde mekik dokurken; ayaz vurmuş gök ekin gibi bilmem kaç defa soluverdik?
Küresel emperyalist senfoni orkestrasında icraya katılan zavallı bir tamburdan özge değil halimiz...
Hacı Arif Bey'in tambur ile Mozart besteleri çaldığını hayal etmek nasıl iç burkucuysa o misal...
Yer çekimine direnecek kanatlarımız alındı bizden...
Çare arkasını dönüp gitmese de; alıştık havlu atmış türküler söylemeye: Ne gelir elimizden? Bir vakitler abd-i aciz kavramını takva eseri dile dolarken, aciziyete gark olmuş yeis taburlarından müteşekkil bir kalabalık derekesine saplandık.
Sıtma sever ahalimiz için, ölümün gösterilmesi de gerekmez oldu.
Kampananın çalmasına lüzum bırakmadan, bizimle bizim aramıza örülmüş o mâhud duvarın önünde toplandık.
Akıl zâil idi. Gönül fâil idi. Herkes mâil idi.
Hem zâile, hem fâile hem de mâile bakıp; gelmez olur muydu bunca gâile? Enik-cücük sökün ettiler! Bir kutu kibrit kadar olsalar da mülkümüzü yakmaya yettiler. Mülkün emanet olduğu kat'i elbet... Kâh sürdüler yârdan aşağı, kâh döve döve elden ele güttüler. Ahraza çıktı namımız... Susma orucunda iftar görmedik. Hilal küstü m'ola? Bayrama da ermedik!
Uğru üstüne uğru gören kervanda... Yılgın develerin yükü ağırlaşıp dururken... Hardan al haberi... Al ki; hor görülmenin fevkinde başın dönsün... Döne döne, bir yörüngeden diğerine makas değiştirmekle iş eyledim san! Nasıl olsa kızılcık şerbeti içtim der, zevahiri kurtarırmış kan kusan...
Gazze'de topun tüfeğin kıyamadıklarına, güdümlü kıtlık kıyadursun!
Bu felaket nasıl oldu da düştü ocağımıza sualiyle hayıflanın kardeşlerim!
Asırlardır adım adım çiğnenirken görenler ne yapmış ki bugün ne ola?
Kerbela günlerinde belaya tahammül değil bu... Tavizin tavize... Tavizlerin de tacize açtığı kapıdan, zelilâne akıbet geliverir davul zurnayla... Hem de hasım iken hamam tası kurnayla!
Mazide coğrafyamızı talan eden Hülagü ile Kadıhan arasında geçen kıssanın bir kısmını, küllenmiş tefekkür külhanına can versin diye hatırlayıp, sözü istirahate gönderelim...
.../...
Hülagu Han, Kadıhan'nın söz ve tavırlarından etkilenir, karşısındakinin sıradan birisi olmadığını anlar ve “şöyle otur bakalım” diyerek ilk sorusunu yöneltir.
“-Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?” Kadıhan gayet sakin bir şekilde;
“-Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der. Hülagu Han bu sefer ikinci sorusunu sorar;
“-Peki, beni buradan kim gönderebilir?”
Genç alimin cevabı yine çok kapsamlı ve ibretliktir;
“O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın”