Zengin mekânlarda fakir hayatlar... Takmayın kafanıza... Raflara dizdiğiniz ne varsa er-geç bayatlar! Makasın iki ağzı olduğu gibi, iki de kavramsal ironizm üretecek yanı var. İlki sosyal dilimler arası makasın, kapatılması imkansızlaşan derecede açılması... Diğeriyse, rota metaforunun koltuk değnekliği yaptığı tuhaf seyir için ha babam makas değiştiriş... Tutkulu tutarsızlığımızın başımıza ne işler açacağı az çok belirgin olsa da... Belki kelimesiyle başlayan tefsir ve tevil psikolojisi hâlâ ayakta... Yoksa amuda mı kalkmış? Ne fark eder bu saatten sonra? Kuruyan kalabalığın adı, kitleymiş, milletmiş, halkmış!

Hızla giden bir trenin penceresinden, saliseler içinde akan manzaradan ne farkı var gündem denen hadiselerden mürekkep akıntının? Akıntıya kürek çekmekle, olan biteni anlamaya çalışmak da kör kütük tarafgirlik sarhoşluğuna kâfi... Akıl, mantık, sezgi üçgeninde iç açıcı birşeyler olmasa da iç açılarının toplamı gayrisafi... Burun buruna geldiğimiz olumsuzluklar karşısında, burnumuzun ucunu görmekten aciz kaldığımız tarihi eşikleri... Birazcık irdelemeye niyetlensek... Derhal sallamaya başlanır mefahir beşikleri... Mefahir... Kötü aşçının yemeğe bastığı acı biber misali... Bu sebepten önümüz ardımız gurbet... Ne sıla düşer hissemize ne de canân denen şahs-ı manevinin visâli!

Şirkin elli tonuyla lekelenmiş parşömen tomarı... İş bu halde her nefeste gönlü çınlatmaz mı imtihan şamarı? Hâlbuki fersah fersah uzak ademoğluna bizatihi kendi şah damarı! Kulluk sermayesini yiyip bitirirken kibir kumarı... Yalana teslim olmuşların gâvur parasıyla beş kuruş etmez umarı!

Galûbelâdan gelip de belaya düşmek böyle imiş... Ruhsatsız fiiller eliyle ehliyetsiz failler zümresine tenzil-i rütbe edilmek belki... İnsanlığın iskontosu da var imiş meğer... Bezirganın sütüne kalmış bir teslimiyetin kararttığı bir mecra... Sekiz milyar kişinin içinde dolaşıp dursak da gittiğimiz her yer çırılçıplak ücra! Tenha da uğru kesilmiş... Beyhudelik... Esame listesinden hepimizi silmiş!

Okeye dördüncü arar gibi sosyalleşmek? Soslu bir yal etrafında koftiden halleşmek... Maske üstüne maske takmanın dayanılmaz hafifliği... Yerle bir ededursun afifliği... Dilden düşmez eski bir şarkı: Merdin nahifliği... Nehâfet kusur değil amma... İfâkat de dağlar ardında...

Bir ahenk üzere cümle kederler... Kederler ki küskünlük üzerinde ittifak ederler... Dil belasından muzdarip olanlar iş bu hale ne derler? Sükûnet ahalisi mi? Muhtemelen intizar sürüsünü suhuletle güderler...

Zenginleşen dekorda fakir düşen kelimeler... Tahammülsüz dinleyici ve okur nazarında lime limeler... O vakit az konuşup çok düşünmek lazım... Kim bilir? Çenesini tutamayan derviş misali bakladan medet ummalı... Ummalı ki... Uyanık göregeldiğimiz kâbuslara uykudan yana yalpa yapmadan göz yummalı...