Torosların en batı ucuna dalıp giderken... Doğusundan, yorgun bir küheylan üzerinde; yanık, içli, mihnetsiz ve dargın türkülerle kolkola Karacaoğlan çıka geldi. Perçemine asılıp kalmış beyazlarla, güz kavruğu ayazlar sarmaş dolaş... Yitip giden zamana şerh düşer gibi... Sokuldu hayalin çiğit mavi gölgesine...
Bir maşrapa su içimi kadar kısa bir süre eyleştikten sonra... Sırtını yasladığı kayanın titremesine kıyamamış olacak ki doğruldu. Eğrilik yiğide yaraşmazmış. Cepkenindeki işlemeler öylesine keskindi ki...
Günün son ışıklarını adeta doğrarcasına kamaşıyordu. İşte tam o ân... Bulutlar sessiz sedasız ötelere aşıyordu.
Renkler, güz güzelliğinden feyz aldıkça mahiyetini şaştı. Karacaoğlan'ın gezdiği dağlarda üveyikler çığıldaştı. Yeşilden usanıp kahverengi libasına bürünen ağaçlardan dinlediklerim bana kalsın... Yılgınlık eseri bir sükut devrilsin herşeyin üzerine... Örtsün toprak gibi bütün kusurları... Sur üflenene kadar, sıyrılsın çetrefilleşen her husus özünden... Görmeyi öğrenmek belki çare güvercinlerin gözünden...
Yeşil başlı gövel ördekleri gölünden eden ne ola ki? Seher yelini sürgüne yollayan hâl neyin nesi? Kara deyip horlanan gönüle uğradığı cefa revâ mı? Şu yüce dağları bürüyen duman, lale sümbül için, ayağı takılıp da çiğ olup düşerken inler mi? Melûl melûl bakan gözler bir ân tarafgir olmayıp telli sazın meramını dinler mi? Bizim pencereler yele karşıdır da tekmili birden bütün yeller garibe niye karşıdır? Hele ki ılgıt ılgıt esenler! Gıcım gıcım bağrımızı kesenler... Hey ağalar böyle mi olur diye ünlesem ifrata mı çıkar söz yokuşu? Be hey gafil! Ha uçtu... Ha uçacak can kuşu...
Mahmur sabahlardan derlenmiş bir şefkat... Diz kırılıp kaşık sallanan bir bulgur aşı... Yufka ekmek yemekten ötürü yufka bir yürek... Turnaların riyasetinde göç telaşı... Kıl çadırın yükünden nevri dönmüş ihtiyar direk... Develerin çan sesiyle silkinen koyaklarda tedirgin ve bir o kadar ikircikli keklikler... Tütün meftuniyetini berhava eden yabani kekikler... Neredesiniz? Aklımdan ileri... Gönlümden geridesiniz!
Bu dağlar... Karacaoğlan'ın gezdiği dağlar... Bu sebepten her seher ardıç dallarında bir bülbül ağlar! Güle nidâ gölge oyunu... Dikene tahammül hakikat! İş bu hakikat cânâ devâ eylermiş gül suyunu...
Ne gül kaldı. Ne de bülbül... Güz... Öylesine dümdüz... Kuşatıp geçti haneleri... Kıl-ü kâl eylerken... Cümle bahaneleri!