Kuşatılmak… Demek böyle bir şey… Haftaların günleri… Ayların haftaları… Yılların ayları… Ve… Asırların yılları kuşatması misali… Katman katman… Düğüm üstüne düğüm atarcasına… Ağuyu bala katarcasına… Kuşatılmak…

Zorun oyunu bozduğu vâki… Hayal, şuur yahut ide… Teorik planda misâkî… Eşiklerin kapılardan bağımsız olması nasıl muhtemel değilse… Mütemmim cüz zaviyesinden bakınca… Hatta bu manzara karşısında efkâra yenik düşüp bir sigara yakınca… Tiryaki Hasan Paşa’nın ruhunu yâd etmemek işten değil…

Edilgenleşmenin fevkinde… Çalıları dolaşmaktan yorgun düşen kelimelerin homurtusuyla… İrkilip… Duymak fiiliyle cebelleşmek nasıl sıklet basan bir vaziyetse… Dilek şart kipine kelepçelenmiş yüklemlerin özne beğenmezliği de o kadar müşkül… Ağzımızın tadını yerine getiremedikten sonra neylesin helva, baklava, keşkül?

Kuşkunun, kuşatılma halinin bir sanrısı olduğunu ifade etmek ne kadar marazi değil mi? İtimadın çanına ot tıkayan kurgusal zeminin hiç kabahati yok! Görünenin görüldüğü gibi olması icap ederken… Saçaklı mantık eseri vücut bulan müsâvî ve müsâmahakâr noktainazardan hicap ederken… Sarâhati yok! Yoktan yere çetrefil, yaka iğnesi gibi saplanıp kaldı göğsümüzde… Sadrın inşirâhı meselesi ise muamma…

Çok bilinmeyenli denklemlerin; dimağımızın ayaklarına takılıp, tepetaklak düşmesine sebep olduğu… Şu milimetrik kağıttan ilham alan konjonktür hazretleri! Seni anlamaya yetmeyecek cehaletimiz için bağışla bizi… Eski çamları bardak yapan devrâna da yuh olsun!

Ne demişti Halil Cibran? “Hareket bizim düşüncelerimizde. Çünkü düşünce olmadan hiçbir şey hareket etmez.” O vakit fikr-i felç midir derd-i derûnumuz? Şahin görünümlü akbabalarla, güvercin görünümlü kargalar arasında uçmaktan imtina etmek… Yoksa… Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun “Nihaî safha, şuur duvarının yıkımı ve entellektüel şizofrenik hezeyan!” diyerek işaret ettiği yere varmış olmanın kesâfeti mi? Muştu görünen, hakikatte alelumumun afeti mi?

Kestiremediklerimize, kestirmeden varamayacağımız bir durum bu… Bastığı yeri bilmemenin bir ucu “sevindirikliğe” çıkarken, diğer ucu şaşkınlığın kasisli yollarını aşıp fersah fersah diplere mi iner? Uzlaşmak, yozlaşmak, öğütülüp tuz-buz olup tozlaşmak… Tâvîzat(?) Serâzat(?) Neyse… Lugata gömülmenin alemi yok… Rahmetli Abdurrahim Karakoç gibi vurdumduymazlığını ödünç veren yok mudur diye soralım…