Ergen genç kime muhtaç?

ERGEN GENÇ KİME MUHTAÇ

Yakın çevresinde örnek alabileceği bir üst jenerasyonun var olması "insan" için çok önemli bir etkendir.

Özellikle ergenlik çağına gelindiğinde aklın beyinden çıkıp duyguların hâkim olduğu dönemlerde genç insana ne kendisinin, ne ailesinin gücü yetmektedir. İçi içine sığmayan bir ruh hali vardır o dönemlerde. Doğruyu eğriyi seçemeyecek şekilde karışık bir duygu yapılanması yaşanır. Hayatta birey olarak yer alması gerektiğine inanan bir sürece girmiştir.

Ama nerede ve nasıl olması gerektiğini kendisi de bilemeyen bir konumdadır.

O yaşta insan buz üzerinde kayan bir otomobil gibidir. Söz konusu otomobilin her bir şeyi tamamdır. Ama şoför otomobiline hâkimiyet kuramaz. Fren yapsa fren tutmaz, direksiyon çevirse direksiyon anlamsızdır. Otomobildeki kontrol mekanizmaları buz üstünde iken otomobile bir fayda sağlamamaktadır.

Ergenlik dönemi denilen dönem de insanın hayatında bireysel olarak kendi kontrol mekanizmalarının bir şey ifade etmediği edemediği bir buzlu süreçtir.

O süreçte nice güzelim araçlar hiç yok yere şarampole yuvarlanmış, ya da duvara toslamış ya da kaza yaparak hasar almış ise ergenlik döneminin buzlu sürecinde de nice genç insan hasar almıştır. O dönemdeki kaygan zeminde yolunu ve istikametini öyle bir değiştirmiştir ki bazen o istikamet hayatının geri kalan sürecini dahi etkileyecektir.

İlk aşklar bu süreçte başlar... Öyle lezzetlidir ki onu o aşk lezzetinden kimse alıkoyamaz.

Oysa gelip geçici bir hevestir o aşk... Tıpkı süt dişleri çıkan çocuğun bir süre sonra hepsinin teker teker döküleceği gibi bu ilk aşk dönemi de hep zaman içinde unutulan bir süreçtir.

İlk aşk sürecinde insanın çevresine bakışında da hiç değişmeyeceğini zannettiği saplantıları olur. Ama yaşı gereği büyük hayranlıklara imza atamaz. Bir siyasî lideri kendine örnek almaz ama mahallenin en kabadayısını pekâlâ kendine hemen örnek alabilir.

Dünya çapında ideolojileri irdeleyecek bilgiye elbette ki sahip değildir ama o ideolojinin ismiyle hareket eden kendi bölgesindeki küçük gruplara büyük hayallerle karışmak ister.

Aslında bu bir bakıma sığınma duygusudur. O yaş, çocukluktan çıkıp birey olmaya başlama yaşıdır. Bu ise sorumluluk gerektirmeye başlayan yaştır.

İşte bu yaşta insan kendine yeni bir ortam ve dayanacağı kendini sahiplenebileceğini düşününce rahatlayacağı veya sorunu olduğunda çözüme kavuşturacağına inandığı bir hami, bir koruyucu arar.

Bu koruyucu o yaşa göre anne veya baba olamaz... Çünkü o yaşın insanı sanal bir süreçte o çekirdek yapıdan dış âleme açılan bir büyümenin içindedir. Artık hayatta o da vardır. Fakat hayatın büyük yaptırımı karşısında korku ve panik içindedir.

Tıpkı annesinin yanında yuvada huzur ve güvende iken bir şekilde ilk uçuşa geçen kuşların kanat çırparken yaşadığı acemilik süreci...

İşte bu süreç buzlu bir zemindir. Kontrolün en zor olduğu bir süreçtir. İlk aşkın, ilk heyecanın, ilk sevginin, ilk öfkenin velhasıl insanda var olan bütün huy ve karakterlerin ilkinin tecrübe edilmeye başlandığı acemilik sürecidir.

Bu süreç kimseden etkilenmeden asla atlatılmaz... Ve insanlar bu süreç sonrası istikametlerini çoğunlukla tesadüflerle belirlemişlerdir.

Bu sürece kim hangi yerde ve nerede yakalandıysa o yakalandığı yer ve ortamın yapısına göre şekillenecektir.

İşte bu süreçte en ideal kontrol ergen gencin en "yakın" bir üst jenerasyondan ailenin de tanıdığı bir ağabey veya abladır. Bu ideal ağabey veya abla, aslında ailenin yani ergen gencin anne babasının kriter testine uzaktan tabi tutulmuştur. Ve bu kriterlere göre ergenlik süreci başarıyla atlatabilmiş ve ailenin kendi kurumsal yapısına uygun arzu ettiği prensiplere sahip ya da totalde kabul edilebilen bir kimse olarak kabul edilmiştir.

İşte ergenliğe gelen çocuğunun bu üst jenerasyondan ağabey ve abla ile arkadaşlık yapmasını bir şekilde kısa devre yaptırarak normal sürecinde arkadaş olmuşlar gibi arkadaşlığı kurarak bu diyalogu sağlayan aile, çocuğunu mükemmel bir şekilde kontrole almış demektir.

Aşağıda vereceğimiz haber, ilginç bir örnektir.

"İzmir Buca'daki meslek lisesinde okuyan B.E. (17), geçen Mart'ta terör örgütü DHKP-C'nin gençlik yapılanmasıyla tanıştı! B.E., örgütün gençlik kolu olan Dev-Genç sempatizanlarının düzenlediği konsere gitti. Liseli B.E, geçen Temmuz'da da babası I. E. ile annesini, "Arkadaşlarımla Marmaris'e tatile gidiyorum" deyip kandırdı. Ancak B.E. tatil yerine örgütün yasal dernekler üzerinden organize ettiği Kocaeli'deki gençlik kampına katıldı. Oğlunu her gün arayıp soran I. E., polisten gelen "Oğlun nerede biliyor musun?" telefonuyla şok oldu. Marmaris'te tatilde bildiği oğlunun örgütün gençlik kampında olduğunu öğrenen baba, hemen harekete geçti. Babası tarafından ikna edilen liseli genç, İzmir'e döndü. Ancak B.E. babasına "Beni zorlarsan evi terk ederim" dedi. Bunun üzerine I. E., oğlunu takibe başladı. I. E. geçen hafta da Kemeraltı Çarşısı'nda yapılan basın açıklamasına gitti. Okul kıyafetiyle eyleme katılan oğlunu kolundan tutup eve götürdü. Ancak B.E. babasına inat, bir gün sonra Karşıyaka, ardından da Buca'daki eyleme katıldı. Bu eylemi de takip eden baba, artık duruma isyan etti. Bir duvarın üstüne çıkan I. E.'nin öfkesi kelimelere yansıdı. I. E. şunları haykırdı: "Bu grup benim oğlumu kandırdı. Masum pankartların arkasına saklanıp teröre eleman kazandırıyorlar. Ama bildikleri 4 tane slogan var ve sayıları da hiç bir zaman 15'i geçmiyor. 10 arkadaşları cezaevinde, hepsi de bombayla yakalandı. Bombacı, oğluma cezaevinden mektup gönderip onu beğendiklerini söyleyerek motive etmeye çalışıyor." İşçi emeklisi İ. E., 12 Eylül öncesi aktif siyasetin içinde olduğunu söyledi. I.E., şöyle devam etti: "Ben de 12 Eylül öncesinde slogan attım. Bunlar çocuklarımızı kandırıyor. Başlarındakiler ise Avrupa'da krallar gibi yaşıyor. Oğlumla görüşmemi engelliyorlar. Ben, oğlumu devlete zarar versin diye değil devletine hayırlı biri olsun diye yetiştirdim.” (Takvim Gazetesi, 17.11.2011)

Bugünkü toplum yapısında özellikle metropollerde en büyük noksanlardan biri budur. Ailenin tanıdığı ve güvendiği bir üst jenerasyon enflasyonu yaşanmasıdır.

Ne böyle kriter yapabilecek aile kalmıştır (onu yukarıda sebepleriyle anlatmaya çalıştık), ne de kalan aileler çocuklarına böyle bir ağabey veya abla bulabilecek bir ortama sahiptir. Niçin mi? Çünkü bu ortam mahalle hayatıyla birebir örtüşün ortamıdır. Mahalleyi yok ettiğinizde bu ortamı da yok etmiş olursunuz.

Dev sitelerde oturanların birbiriyle alâkası yoktur. Aileler arası gitme gelmeler sıfırlanmıştır. Her aile zaten evde de kendi kontrolü dışında dış dünyanın istilası altındadır. Böyle olunca aileler kendileri zaten sorunlu başladıkları evliliklerinde herkesin çalışmak zorunda olduğu veya öyle güdülendiği bir şehir yapılanmasında, kendi bireysel gereksiniminin bir sonucu olan üreme ve çoğalma sürecini sorunsuz yaşarken bunun ikinci ve en önemli adımı olan çocuk yetiştirme sürecinde başarısız bile değil "yok olduğunun" farkında değildir.

Doğan çocuğu için zor zahmet çalıştığı iş yerinden bir ay izin alan annenin, bir ay sonra kreşe bırakarak işine devam etme zorunluluğu bir zorunluluk mudur? Yoksa o anneye ve o aileye bir metropol dayatması mıdır? Bu aile metropol hayatının bir öznesi midir? Bir nesnesi mi?

Konumuza dönecek olursak böyle bir aile, daha kendisi aile olup da kriterlerini kendisi belirleyemezken çocuklarını da, içi boşaltılmış bir kavram haline gelmiş ailede yetiştirmenin çarelerini aramaktadır.

Bu aileye yardımcı olacak bir aile de yoktur. Çünkü metropol hayatı herkesin çocuğunu elinden alıp kendisi yetiştirmeye başladığı için ortaya çıkardığı çocuk bakıcılığı sistemiyle aslında bireyleri de tek tipleştirmektedir. Bu tek tipleştirmede çocuğa en kaliteli mamalar verilebilmekte en görkemli oyuncaklar sunulabilmekte ve en hijyenik (sağlıklı) ortamlarda en popüler marka kreşlerde hizmet verilebilmektedir.

Hepsi hikâyedir...

Yeni doğmuş ve beş yaşına kadar süreçte çocuğun ihtiyacı duyduğu en önemli şey: Anne sevgisi, anne şefkati, anne merhametidir... Buna kısaca anne diyoruz... Anneye ihtiyacı vardır çocuğun... Ama neylersiniz ki, her şey vardır da annesi yoktur çocuğun. Hem de var olduğu halde yoktur. Akşama kadar başkaları için "iş"te çalışan anne, akşam saatinde anneleşerek kreşten bebeciğini alıp gece sabaha kadar sadece onunla ilgilense bile -ki bu fiziki olarak mümkün değildir- sabahtan akşama kadar yaşadığı annesizliğin verdiği şuur altındaki korku ve endişeyi, üzüntü ve paniği sarmaya yetmeyecektir. Çocuklar metropol dayatması sebebiyle hayatta olmalarına rağmen annesiz büyümektedir...

Tekrar konumuza geldiğimizde bu insan doğasına hiç uymayan çarpık yapılanma -insanın kendine yaptığı en büyük kötülüktür- sebebiyle aileler çevrelerine örnek ağabey ve abla yetiştirememektedir. Metropol hayatında ergenlik çağına gelen çocukların şansına iki yol çıkmaktadır.

Biri çocukluk ve ergenlik döneminde psikolojik destek alan aile çocuklarıdır. Bu çocuklar ne hazindir ki çocuk eğitimi almış ama çocuklukla alâkası kalmamış insanların önünde öğretmen öğrenci konumundadır. Ne psikolog çocuğun ruh halinden, ne de çocuk psikologun ruh halinden anlamaktadır. Psikolog desteği almayan çocuklarla alan çocuklar arasındaki en büyük fark şudur. Psikolojik destek alan çocuklar bu kâbus gibi insanın üzerine çöken metropol yapılanmasına insanın doğası gereği direnmesi gerekirken aldığı terapilerle direnmeyen, hırçınlık yapmayan ve metropolde kendine uygun bir zemine yumuşak iniş yapan çocuklardır. Bu aileler için de psikologlar için de başarı sayılmaktadır. Oysa o çocuk ergenlikten sonra hayatın bir nesnesi olmuştur. Hem de belirtili bile değil belirtisiz nesne...

Psikolojik destekten mahrum olan çocuk ise ergenlik döneminde bu metropol hayatının akla hayale gelmeyecek zorluklarını tek başına göğüslemenin verdiği bunalımla bütün duygularında tepkisini zirveye çıkarmıştır. Kimsenin acımadığı, kimsenin adil davranmadığı, herkesten kötülük gören, herkesin kullanıp bir kenara attığı bir toplumda-ki bu insanın, bu baştan adil olmayan ve merhametten şefkatten mahrum şekillenen yapılanmada kendini yaşatması için verdiği yaşama mücadelesinin sonucudur- tek başına şekillenmeye çabalamaktadır. Hayatta metropol mantığına göre çok başarılı olanlar da genelde bu tiplerden çıkmıştır. Ama zirvede iken onlarla yapılan söyleşilerde hep itirafları aynıdır. Anne şefkatine hasrettirler. Hiçbir zenginlik veya makam veya mevki onlardaki o hasreti dindirememiştir.

Konuya tekrar döndüğümüzde ideal olan insanın ailede anne şefkatiyle ve merhametiyle yani annesiyle büyümesi ergenlik döneminde de, anne elinde büyümüş ve ergenlik dönemini atlatmış abla ve ağabeylerin yanında ergenliği atlatabilmektir.

Bu iki jenerasyon hem kendi aralarında her türlü duyguyu rahatlıkla paylaşırlar. Hem biri ağabey veya abla olduğu için sözü dinlenir haldedir. Ergenlik çağına göre çok büyük sorun gibi görülen küçücük yanlışlar ve hatalar ağabey veya abla tarafından yönlendirilir ve kontrol edilir. Anne babanın da uzaktan kontrolünde olan mahallede çocuklar "insan" olarak sağlıklı yetişir. Sağlıklı kelimesi tıbbi sağlık anlamında değildir. İnsanda olması gereken hasletlerin tamamının sağlıklı çalıştığı bir insandır.

Bugünün toplumunda bu anlamda "sağlıklı" insan sayısı metropolleşmeye oranla gittikçe azalmaktadır.

Gençlerimize sahip çıkalım...

Kemalettin İSAOĞLU

YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman Akar
Osman Akar - 4 ay Önce

Tebrikler, çok güzel olmuş. Emeğine sağlık.. Gerçekten bugün toplumumuzun en önemli sorunu...

Güner Şenol
Güner Şenol - 4 ay Önce

Çocuklarımızı ilkokuldan ihtibaren gözlemimize alabilirsek 18 yaşına kadar onları becerilerine göre destekliyebilirsek ve gerekli imkanları sunabilirsek ömür boyu kişilikli iradeli bir birey olmalarına katkı sunmuş oluruz. Sonrada zaten kendi kararlarını kendileri verir ve vatanına milletine hayırlı bir insan olurlar. Kısaca özetlemeye çalıştım Kemalettin beyi tebrik ederim böyle ciddi bir konuyu kaleme almış. Teşekkür ederim. Selamlar

banner5