Kuzey Kafkasya'nın kadim halkları olan Adigeler, Abhazlar, Nogaylar ve Kırım Tatarları, 19. yüzyılın ortalarında insanlık tarihinin gördüğü en acımasız ve kanlı planlardan birinin kurbanı oldu. Rusya İmparatorluğu'nun Ortodoks koruyuculuğu maskesi altında yürüttüğü ve tüm Müslüman-Türk nüfusunu etkisiz hale getirmeyi amaçlayan politikası, 21 Mayıs 1864'te geri dönüşü olmayan bir trajediye dönüştü. Bugün, başta Abhazya olmak üzere tüm dünyada "Ulusal Yas Günü" olarak anılan bu sürgün, aslında planlı bir soykırımın koordinatlarını taşıyordu.

"Sıcak Denizler" Uğruna Yok Edilen Hayatlar
Kırım Savaşı’nın ardından Kafkasya’daki stratejik hedeflerini hızlandıran Rus yönetimi, batı dünyasıyla deniz yolu üzerinden hızla kalkınma potansiyeli bulunan ve güçlü bir dayanışma kültürüne sahip olan Adigeleri açık bir tehdit olarak gördü. Rusya’ya göre bu topluluklar, imparatorluğun güneye yayılma politikasının önündeki en büyük engeldi.

Bu doğrultuda göç sürecini hızlandırmak adına diplomatik ve kirli hamleler arka arkaya geldi. 1860 yılında General Mihail Tarieloviç Loris-Melikov, Kuzey Kafkasya'daki Müslüman nüfusun Osmanlı topraklarına transferinin Rusya açısından "yaşamsal" önemini anlatmak üzere İstanbul’a gönderildi. Rus yönetimi, halkı göçe zorlamak için bölgedeki bazı ajanlara ve yerel derebeylerine gizlice paralar dağıtarak içten içe bir çözülme operasyonu başlattı.

Mehmet Sebbah Yiğit yazdı: Maskeli solculuk ve çelişkinin siyaseti
Mehmet Sebbah Yiğit yazdı: Maskeli solculuk ve çelişkinin siyaseti
İçeriği Görüntüle

Kafkasya'da Bir Ölüm Kavramı: "İstambulak'o"
Rus zulmünden kaçarak canını kurtarmak isteyen halk arasında yeni bir kavram doğmuştu: İstambulak'o (İstanbul'a Göç). Ancak bu yolculuk, bir kurtuluş değil; kökten yok etmeyi hedefleyen dalgalar halinde 20. yüzyılın başlarına kadar sürecek bir ölüm yürüyüşüydü. Bu süreçte sadece Çerkesler değil, 22 bin Çeçen ve Oset de yurtlarından koparılarak Türkiye’ye sürüldü.

Karadeniz Kana Bulandı: Gemiye Binenin de Binmeyenin de Kaderi Değişmedi
Sürgünün en kanlı sayfaları Karadeniz kıyılarında yazıldı. Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle sahile yığılan sivil halk, adeta üst üste gelecek şekilde yığınlar halinde gemilere dolduruldu. Kıyıda süngülerin ucunda bekleyen, gemilerde ise açlık, susuzluk ve salgın hastalıklarla boğuşan Çerkeslerin dramı, insanlık onurunu ayaklar altına aldı.

Daha fazla para kazanma hırsıyla kapasitelerinin çok üzerinde yolcu alan gemi sahipleri, yüzlerce insanın içinde bulunduğu teknelerin Karadeniz’in azgın sularında batmasına neden oldu. Dönemin dehşetini anlatan en çarpıcı raporlardan biri, 1864 yılının Mayıs ayında Trabzon'daki Rus Büyükelçisi tarafından tutulmuştu. Raporda, sadece Trabzon kıyılarına ulaşabilen ya da ulaşamayan 30 bin kişinin açlık ve salgın hastalıklardan hayatını kaybettiği kayıtlara geçmişti. Alabildiğince kalabalık olan gemilerde en ufak bir hastalık belirtisi gösteren insanlar, canlı olup olmadıklarına bakılmaksızın acımasızca denize atıldı.

Göçmen Kamplarından Ölüm Kamplarına
Zorlu deniz yolculuğunu aşarak Osmanlı İmparatorluğu'nun Karadeniz kıyılarına ulaşmayı başaran az sayıdaki Çerkes’i ise başka bir trajedi bekliyordu. Osmanlı yönetimi tarafından kıyılarda kurulan göçmen kampları; lojistik yetersizlikler, amansız salgın hastalıklar, yoksulluk ve açlık nedeniyle kısa sürede birer "ölüm kampına" dönüştü.

Büyük çoğunluğu Karadeniz'in sularında can veren sürgünlerin, kıyıya ayak basabilen az sayıdaki kısmı da bu kamplardaki elverişsiz koşullar nedeniyle hayatını kaybetti. Yurtlarından koparılan yüz binlerce Çerkes, bu insanlık dışı sürgün neticesinde dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı.

Bugün, 21 Mayıs 1864'ün üzerinden asırlar geçse de, Çerkes halkı Karadeniz’e her baktığında adalar halinde yok olan nesillerini, süngülerin gölgesinde yitip giden vatanlarını ve tarihin gördüğü bu en büyük karanlığı acıyla hatırlamaya devam ediyor.