29.04.2020, 22:25

Devlet Her Çocuğa Ruh Sağlığı Yerinde Anne Baba Sağlamakla Yükümlüdür.

2010 yılında Hürriyet gazetesindeki röportajda Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, eşcinselleri hasta olarak görüyor ve cinsel yönelim başlığı altında: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var. “ demesinin bedelini süreç içerisinde siyasetten uzaklaşarak ödedi.

Kadın ve Aileden sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın eşcinselliğin hastalık olduğu yönündeki açıklamalarına karşı ne düşündüğü sorusuna Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Şu bir gerçek, Türkiye’de eşcinsellik yaşayanlarca zor bir şeydir. Ayrımcılık sebebi olabilir. Toplum insaflı olmak durumundadır. Eşcinsel evliliklerin yapılabileceği konusu bizim toplumumuzun kabul edebileceği bir durum değildir. Çocukların cinsel eğitimlerinin doğru gelişebilmesi için gerekenleri yapmalıyız” diye cevap verdi.

Haziran 2009’da Viyana’da düzenlenen konferansa Türkiye’yi temsilen katılan Bakan Kavaf deklarasyonda yer alan ‘Farklı aile formları’ tanımına itiraz ederek, Avrupa Konseyi’ne gönderdiği yazıda ‘Biz ülke olarak eşcinsel evliliği kabul etmediğimiz gibi eşcinsel aile ebeveynlik kurumunu da kabul etmediğimizi belirtmek isteriz’ demişti.

Eşcinsel lobilerinin yoğun ve baskın protestolarıyla öncelikle medyada ve ardından da sokaklardaki pankartlı eylemler sonucunda Selma Aliye Kavaf, siyaset arenasında Yaşam Kapısından girdiği siyasetten Ölüm Kapısından çıkartılarak siyasi hayatı son bulan erdemli bir gladyatördür aslında.

24 Nisan 2020 tarihinde Hacı Bayram Camisindeki Cuma Hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş “Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayrimeşru ve nikahsız hayatın İslami literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu HİV virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim” dedi.

Demokrasi şarlatanı eşcinsel lobileri “Redde Caesari quae sunt Caesaris, et quae sunt Dei Deo...” yani "Sezarın hakkı Sezar`a, Tanrı’nın hakkı Tanrıya" demek yerine Tanrı’nın hakkına göz koyarak Prof. Dr. Ali Erbaş hakkında linç kampanyası başlatmakta gecikmediler. Eğer ki bu suçlamalar karşısında Ali Erbaş’ın Selma Aliye Kavaf gibi yalnız bırakılması demek aslında Türk ve Müslüman Aile yapısının çöküşünün artarak yıkılması demek olacaktır. Orta çağın yağmacı ve çapulcu haçlı savaşları tarafından istila edilen medeniyetimiz artık günümüzde hukuk dayatmalarıyla yeniden büyük bir kıskaca alınmaktadır. Bu savaşta medeniyetimizin yeniden bozguna uğramasını ve yenilmesini istemiyorsak İstanbul Sözleşmesi’nin dayattığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği söylemleri devletin her kademesi tarafından terk edilmelidir. İstanbul Sözleşmesi bir Truva atı olarak kadına şiddeti çözmek bahanesiyle aslında eşcinsellerin evlilik ve evlat edinme haklarının önünü açmak için içimize sokulmuş savaş oyunudur. Truva atı içimizde durdukça bıkmadan usanmadan siyaset, bilim, düşünce, sanat, din vb dünyasından kurban istemeye devam edecektir. Koronavirüs sonrası dönemde siyaset bu Truva atını yıkmakla yükümlüdür. Yoksa Türkiye’nin gündeminden eşcinsellik tartışmaları asla eksik olmayacaktır.

Eskiden çocuklar okullara aileleri tarafından “eti senin kemiği benim” diyerek emanet edilirdi. Çocuklar okul bahçelerinde erkek çocukları top oynar kız çocukları ise ip atlardı. Düşe kalka büyümeyi öğrenirlerdi. Büyük adam olmak gibi dertleri vardı. Babaları çocuklarının okumaları için ceketlerini bile satardı. Yeni zamanlarda ise “eti de benim kemiği de benim” diyen aileler eğitimi kuşatmış durumdadırlar. Çocuklar okullarda artık dokunulmazlıklarıyla büyüdükçe küçülmektedirler. Erkek çocukları artık top oynamaktan kız çocukları ip atlamaktan vazgeçmişlerdir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği baskıları sonucunda erkek çocukları erkek gibi değil kız çocukları da kız gibi değil olarak yetiştirilmek istenmektedir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği çalışmaları hız kesmeden devam ettiği takdirde aile dinamiklerimizi yıkarak anneleri anne gibi değil babaları da baba gibi değil hale dönüştürecektir.

Eşcinsellik bireyin değil içinde doğduğu, yetiştiği ve büyüdüğü ailenin, hastalıklı bileşenlerinin olması halidir. Özetle eşcinsellik bir aile hastalığıdır. Eşcinselleri ibne diyerek aşağılamak yerine aslında onların büyümelerinde sevgi ve ilgi noksanlıkları gösteren anne babalarını sorgulamamız gerekir. Eşcinsel, çocukluğunda hastalıklı aile yapısında duygusal yoksunluklara savunma geliştirirken yenilmiş olan çocuktur. Eşcinsel, ailesindeki bu yenilmenin intikamını büyüdüğünde, "kız gibi, top, ibne" diyerek dışlandığı toplumdan almak için bıkmadan usanmadan çabalayacak olan kişidir. Çocukken mahrum kaldığı duygusal yoksunlukların ruhunda açtığı yaraları telafi etmek adına sürekli olarak bedeninin erotik tatmini için çaba içinde olacaktır. Eşcinsel ilişkilerde kalıcı ve tek eşli bir aşk asla söz konusu olmadığı için eşcinsellik bu anlamda sonu gelmez bir seks bağımlılığıdır.

Bugün herkesin, AIDS ismini bilirken pek az kişinin GRID isminden haberi var. AIDS ilk ortaya çıktığında tıp camiası bu yeni hastalığa GRID (Gay Related Immun Disorder/Eşcinsellikle İlişkili Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) ismini veriyor. GRID toplumda yaygınlaşmaya başlayınca, halk tedirgin oluyor, eşcinsel hareketin gelişimi yavaşlıyor. Sonra 1980'li yılların başlarında, eşcinsel lobiler devreye giriyor ve tıp camiasına baskı yaparak, hastalığın adını AIDS (Edinilmiş Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) olarak değiştiriyor.

Bugün AIDS olarak bilinen hastalık, aslında eşcinsel ilişkiler sonucu oluşurken, asıl adı olan GRID de (Eşcinsellikle İlişkili Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) sonradan eşcinsel lobilerin devreye girmesiyle değiştirildi.

Devlet her çocuğa ruh sağlığı yerinde anne baba sağlamakla yükümlüdür.

AIDS’le küçük bir imtihandan geçen insanlık ailesi, gerekli dersleri almadığından olsa gerek bugünlerde büyük bir imtihanla başımızın dertte olduğu koronavirüs imtihanından geçmektedir. Bu imtihanı ateistler, feministler, eşcinseller mi kazanacak yoksa özü sözü bir Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar mı kazanacak?

Selma Aliye Kavaf’ı feda ettiğimiz gibi Ali Erbaş’ı feda etmezsek eğer “zafer Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.” İnsanlık gerçek özgürlüğünü kim ne derse desin; eskiden olduğu gibi yeniden İslam’ın kitabından ve sünnetinden edinecektir.

Nihayet ufukta kara göründü:

Düşünen bir toplum için; anlayanlar ve bilenler için ‘Zafer İslam’ındır.

Yorumlar (6)
Kemal 1 yıl önce
inanılmaz bir yazı kutlamak gerek
Orhan Baylan 1 yıl önce
Bilgi Notu:
2010 yılında Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf;
"Eşcinsellik biyolojik bir hastalıktır" dediği için bırakın pislik STK'ları, kendi partisinin bazı vekillerince bile üstü örtülü eleştirilmiş, 2011 yılında yapılan seçimlerde ya vekil adayı olmak istememiş ya da yapılmamıştır bile!
Dr. Uğur BALİN 1 yıl önce
Selma Aliye KAVAF’ın gidişi ve Fatma ŞAHİN’İN aile bakanlığı


İç hukukumuzun bir parçası olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca, kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idarî makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yüksek (üstün) yararı esas alınır.

Sorun tamda burada oluşuyor. O halde bizim şunu net olarak ortaya çıkarmamız ve üstün yarar kavramını birçok bileşenleriyle tanımlamamız gerekmektedir. Bu bileşenler; sosyal, ekonomik, gelişimsel, eğitim, sağlık gibi parametrelerin yanı sıra yine psikosomatik gelişimi açısından da çocuğun hısımları ile olan ilişkinin düzenlenmesi olmalıdır, “Peki yeter mi?” değil!

Velayetin bir kamu davası ve sosyal devlet ilkesi sorumluluğu düşünüldüğünde, devletin garantör olma ve yüksek menfaatini koruma ve bunu sürdürülebilir olup olmadığını denetlemek zorunluluğu bulunmaktadır. “Peki devlet hangi kademede uzlaşmacı olarak tavır alır” desem!??

Yine bilimsel kanıtlar eşiliğinde cevaplarımızı yazmaya devam edelim ;

Yıl 2009 Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından Türkiye’nin o güne kadarki en büyük örneklemli araştırması yayımlanır ve Türkiye’nin 51 ilinde 24 bin 48 hanede yapılan araştırmada “Aile Kadınlar İçin Ne Kadar Güvenli?” diye sorulur..!!

Araştırma sonrası yayınlanan rapor çarpıcıdır ve der ki ; “Araştırma sonuçları hem kadınlar hem de toplum tarafından en güvenli ortam olarak düşünülen ailenin aslında kadınlar için güvenli bir ortam olmadığını göstermektedir… 10 kadından 4’ünün birlikte yaşadıkları erkekler tarafından şiddete maruz kalmaları, aile ortamının kadınlar için tehdit edebilecek bir kurum haline dönüştüğünü göstermektedir.” denir…
2009 yılında Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, Viyana’da AB Aileden Sorumlu Devlet Bakanları Toplantısına katılır. Kavaf, sonuç bildirgesindeki “farklı aile formları” ifadesine itiraz eder ve bildirgeyi imzalamaz…

Sebep mi? “farklı aile formları” ifadesinin “ eşcinsel aileleri” de kapsıyor olmasıydı.

Bunun üzerine Türkiye’de kızılca kıyamet kopar ve Bakan aleyhine feminist hareketler deyim yerindeyse bir “cadı avı” başlatır.
AK Parti içinden de Kavaf’a yönelik eleştiri sesleri yükselir.. Hatta Ak Parti Sivas milletvekili Nursuna Memecan, Kavaf’ın sözlerini “talihsiz sözler” olarak niteler…

O dönem AB Başmüzakerecisi olan Egemen Bağış “Ben eşcinselliği bir hastalık olarak görmüyorum.” der…

Ve bir sonraki dönemde bakan aday olmaz !!

Yerine Fatma Şahin getirilir. Şahin, Bakan koltuğuna oturduktan hemen sonra, Eylül ayında yeni anayasaya ilişkin eşcinsel derneklerin de davet edildiği bir toplantı yapar ve der ki; eşcinsel hakların anayasaya alınmasına “pozitif” bakıyorum!!!.

Devam edelim…

2011 yılında kısa adı İstanbul Sözleşmesi olan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” başlıklı uluslararası sözleşmeye imza atan ilk ülke olur ve ve sözleşme hiç bir maddesine çekince konulmadan ve tek bir ret oyu almadan 25 Kasım 2011’de Meclis’ten geçer..

48. madde yeniden düzenlenir ve buna göre karı-koca arasındaki problemlerde, “arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere” alternatif “çatışma çözüm süreçleri” yasaklanır…

Bir çok konu için arabulucuk hukuku şart konulurken maalesef aileler arasında ki sorunların çözümü için artık aracı bir kurum kalmamıştı.!
Neden mi bu kadar uzattım konuyu cevabı basit; “Tavşana kaç tazıya tut” diyen bir zihniyet, bu konuda bile aile için garantör olamamışken evlatlarımız için garantör olmasını beklemek sanırım karamsarlık olmayacaktır.
Saygılar…
Fahri Caki 1 yıl önce
Değişim kendi doğal mecrasında olursa kültür ve din gereken uyumu/tepkiyi verir. Ancak toplum mühendisliğiyle değişim amaçlanıyorsa durum farklılaşır. İstanbul Sözleşmesi özünde eurocentric bir perspektifle dünya toplumlarına yukarıdan müdahale getiriyor. Bu bağlamda neredeyse tamamı Batı-dışı toplumlara atfedilen “zararlı geleneksel pratikler” (harmful traditional practices) sürekli gündemde tutulur. Örneğin bazı Afrika toplumlarındaki kadın sünneti toplumsal cinsiyete muhalif bir uygulama olarak (çoğu zaman abartılı bir şekilde) gündemde tutulurken Batı toplumlarında güzellik endüstrisinin baskısı altında kadınların (ve erkeklerin ve hatta çocukların) bedenlerine aşırı müdahaleleri sorun edilmiyor. Blumiya ve anoraksiya gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açmasına rağmen bu tür bedene müdahale pratikleri nedense kültürel pratikler olarak görülmez ve bireysel seçim olarak değerlendirilir. Yani neyin kültürel pratik neyin bireysel seçim olduğuna Batılı efendiler karar veriyor. Batı, yüzyıllardır kadın ve çocuk emeğini sömürmektedir ama bunu “harmful traditional practices” olarak görmemektedir. Hala bugün dahi eski sömürge toplumlarında boğaz tokluğuna çalıştırılan çocuk ve kadınların emekleriyle üretilen ürünleri keyifle tüketmekte fakat bundan hiç rahatsız olmamaktadır. Aynı şekilde Batı, örneğin Türkiye’deki aile içi şiddeti ciddi bir sorun olarak lanse etmekte ama bugün dahi sınırlarına dayanmış olan göçmenlere her türlü şiddeti uygulamaktayken bunu harmful traditional practice olarak görmeye yanaşmamaktadır.
Cinsiyet eşitliğinin şampiyonu Batılı feministler Batı-dışı toplumlarda küçük gruplarda, nadiren görünen bazı geleneksel uygulamaları sanki toplumun genelinde uygulanan büyük şiddet olayları gibi sunmakta mahirdirler. Mesela Hindistan'da sadece az bir kastta uygulanan ve bugün itibariyle neredeyse tamamen ortadan kalkmış bulunan sati uygulamasını Batı sanki hala yaygın olarak devam eden bir cinsiyet eşitsizliği gibi göstermeye devam ediyor. Böylece Hindistan kültürünün kabalığı ve gerikalmışlığına işaret edilmekte.
Bir başka örnek silah kültürü. ABD’deki silah kültürü kadın ölümlerinin başlıca faktörlerinden birisi ama bu kültür hiçbir şekilde “zararlı kültürel pratikler” bağlamında dünya gündemine gelmiyor. Hiçbir Amerikan başkanı bu kültürle başa çıkamıyor. Afganistan’da, Irakt’a, Süriye’de kadın ve çocuklar Amerikan bombalarıyla katledilirken kimsenin aklına cinsiyet eşitsizliği ve kadına yönelik şiddet gelmiyor.
Kadın aleyhinde ayırımcılık getiren pratikler hep “öteki”nin, (doğulu, afrikalı, göçmen) pratiği olarak sunulur. Bu pratik öteki kültürden ve öteki erkekten doğar sadece. Batı kültürü ve erkeği masum ve uygardır. Bir yanda kadın-düşmanlığıyla özdeşleştirilen mitleştirilmiş bir öteki kültür, diğer yanda Batı-dışı kadını Batı-dışı erkeğin, kültürün, dinin baskısından özgürleştirmeyi ve cinsiyet eşitliğini amaçlayan İstanbul Sözleşmesi. İşte manzara budur.
Prof. Dr. Kadir Canatan 1 yıl önce
Bazı arkadaşlar "toplumsal cinsiyet" kavramının neden ve ne zaman ortaya çıktığını soruyorlar! Çok yeni bir hikaye. İnsanlık uzun zaman kadın ve erkeğe toplumun atfettiği roller ve özellikler (gender) ile biyolojik yapıları (sex) arasında ayrım yapmadı ve hatta bunların özdeş olduklarını sandı. İlk kez 1955 yılında Yeni Zelandalı Amerikan psikolog John Money biyolojik cinsiyet (sex) ile toplumsal cinsiyeti ayırt etmek üzere “gender” kelimesini kullandı. Söz konusu kavram 1968 yılında Robert Stoller’ın “Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet: Erillik ve Dişilliğin Gelişimi” adlı kitabıyla yaygın ve bilinir bir hale geldi. İyi de oldu. Çünkü çok uzun süren bir yanılsamadan kurtulduk.
Muharrem Balcı 13 ay önce
Bakan Kavaf Haziran 2009’da, Viyana`da düzenlenen konferansın bildirge metninde yer alan ‘farklı aile formları’ tanımına itiraz ederek
“Biz ülke olarak eşcinsel evliliği kabul etmediğimiz gibi eşcinsel aile, ebeveynlik kurumunu da kabul etmediğimizi belirtmek isteriz" demişti
Günün Anketi Tümü
Aşı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aşı hakkında ne düşünüyorsunuz?