DİN VE AKIL 2
İlginçtir; İslam dinine girmek için inkârla başlamak gerekir. İslam’a giriş cümlesi “la” ile başlar yani “yoktur”, “kabul etmiyorum”, demektir. “La ilahe” ilah yoktur, “illallah” Allah müstesna..
Bunun bir nedeni vardır. Arapça sırasıyla “yoktur ilah, Allah’tan başka” cümlesi yerine “Allah’a iman ettim” veya “Allah vardır” veya “Allah birdir, tektir”, veya “Allah yaratandır” gibi reddiye içermeyen cümleler yerine red cümlesi ile başlanmasının nedeni, zihinde önceden kabul edilmiş, inanılmış tüm masal tanrı inançlarının izini silmektir. Çünkü bir şeyin varlığını kabul etmek, başka şeyin varlığını reddetmek anlamını doğrudan içermez. O yüzden bir taşla üç kuş vurmak için yani hem Allah’ın var olduğunu, hem ondan başka ilah olmadığını, hem de insanın sadece bir olan Allah’a muhatap olduğunu ifade etmek için bu reddiye cümlesi İslam dinine girmek için şart koşulmuştur.
Şimdi bu reddiye meselesinin mantıksal yapısını göz önüne alarak, “doğru düşünme” denilen hadiseyi bir inceleyelim. Görüyoruz ki, bin yıldır İslam dünyasında yaygın olarak var olan ve Yunus Emre’leri yetiştiren muhteşem tasavvufun artık eskisi gibi işlemez olmasını, yetersiz kalmasını müteakip, yaklaşık 150 senedir İslam dinini tebliğ etmek için doğrudan İslam’ı anlatmak yerine ‘doğru düşünme’yi öğretmek İslam’ı tebliğ yerine geçer oldu. Çünkü batı düşüncesiyle çamurlaşmış “akılsız akılları” oradan çıkarmak, kendilerince aklın ve bilimin arkasına sığınan o aklı evvellere, aslında aklın ve bilimin hangi düşünceyi desteklediğini göstermek mecburiyeti hâsıl oldu. Nasıl mı? Bakalım..
Kur’an’ın takip ettiği metodu biz de takip edelim ve şu reddiye meselesinin mantıksal alt yapısına bir bakalım..
Felsefede “A priori” olarak bilinen kavramlar ya da “analitik” olarak bilinen yargılar vardır. Yani eskilerin tabiriyle bir şey var olduğunda levazımatıyla sabit olur yani var olur. Bu da onaylamak ve reddetmek tarzında iki türlü gerçekleşir: Mesela biz ilk olarak “demir” dediğimizde (onaylamak suretinde) biz onun var olduğunu, sert olduğunu, paslandığını, metal olduğunu, mıknatıs tarafından çekildiğini, elektriği ilettiğini, kütlesi ve hacmi olduğunu, yüksek ısıda eridiğini vs “demir” kelimesinin içinde söyleriz, söylemiş oluruz. İlaveten “mıknatısın çektiği demir” veya “metal olan demir” demeye ihtiyaç hissetmeyiz. İkinci olarak “demir” (reddetme suretinde) onun tahta olmadığını, sıvı olmadığını, şeffaf olmadığını, hafif olmadığını, kırılmadığını vs. ifade ederiz yani bunların olduğunu reddederiz. Zihnimiz bu usulü çok hızlı gerçekleştirdiği için farkında olmayız. Ancak biraz mantık bilen zihnimizin, bizim bu kavramların işleyişinin farkında olunmaksızın işlediğini bilir.
Not: Bu işleyiş zaten zihnimizde her zaman var olan bir işleyiştir. Biz sadece ona isim veririz. Bu işleyişin yani “düşünme” dediğimiz hadisenin parçalarından biri olan bu işleyişin, oluştuğumuz bilinçsiz atomlardan nasıl çıktığını tefekkür edecek olan kimse, yani bilinçsiz atomların kendisinde var olmayan “düşünce” gerçeğinin nasıl nedeni olabileceğini tefekkür edecek olan kimse, atomların arkasında ‘bilinçli bir inşa edici’nin varlığına intikal edecektir. Çünkü bu evreni teşkil eden hiçi bir atom, düşüncenin nedeni olacak sıfatlara sahip değildir.
Devam edelim. Bir kavram iki yönlü kavramlara sahip olarak zihnimizde yer alır dedik. Eskilerin çok güzel bir tanımlaması vardır. Bir şeyi tanımlamak için kullanılan tanım cümlesi; “efradını cami’, ağyarını mani.” Yani bir şeyin tam tanımı; onun hem ne olduğuna ilişkin, hem de ne olmadığını ilişkin tüm bilgileri içermelidir. Biri eksik olursa o tanım, tanım olmamıştır.
Dolayısıyla bir şeyi bilmek, o bilginin muhalifini de yani zıttını da bilmeyi gerektirir. Ne olduğu kadar, ne olmadığı da bilinmeli. Zıttı bilinmeyen bilgi inançtan ibarettir. Adı ne olursa olsun, ne surette ifade edilmiş olursa olsun..
Öyleyse Allah’ı kabul etmek ve etmemek noktasında kritik soruyu soralım;
“Allah’ı kabul etmek neyi reddetmektir?”
Veya
“Allah’ı reddetmek neyi kabul etmektir?”.
İki soru da aynı aslında. Fakat birinci sorunun muhatabı Müslüman, ikinci sorunun muhatabı ateisttir. Bir Müslüman birinci soruya aklen cevap veremiyorsa İslam’ı bilmiyor demektir. İkinci soruya ateist aklen cevap veremiyorsa hem ateizm nedir bilmiyor, hem de dinsizliği inanç olarak benimsemiş demektir. Çünkü bilgi dediğimiz hadise iki zıttı da aynı anda bilmeyi gerektirir. Deneylenemeyen bilginin doğruluğunun ispatı, zıt fikrin çürütülmesini şart koşar.
Eğer bir ateist Allah’ı reddetmekle neyi kabul etmiş olduğunu ya da mecburen neyi kabul ettiğini idrak etse, bilemem ama belki dünyada şeytanlar dışında ateist kalmaz. Maalesef, istisnası yok, hiçbir ateist reddiye yaptığında neyi kabul ettiğini idrak edecek bir şuura sahip değildir. Şu ana kadar istisnasını görmedim. Gören varsa bir yeni gezegen keşfiyle karşılaşmışız demektir.
Evet, “ispat” dediğimiz hadise varlıkla ilgili bir kavramdır. Yokluğun ispatı olmaz. Yokluk yani mantıktaki tabiriyle “tümel olumsuzların ispatı mümkün değildir”. Sadece bu noktadan bile, hatta esere başvurmadan sanatkârın varlığını ispat etmeye başlamadan önce bile, yokluğun ispatına çalışan bir düşüncenin aklen üzerini çizmek ve safsata olduğunu bilmek gerekiyor. Çünkü “hususi bir yere bakmayan nefiyler, reddiyeler ispat edilemez”, bir külli düsturdur.
“Demir” dediğimizde nasıl ki onun metal olduğunu da kabul etmek mecburiyetinde isek ve “ben onun demir olduğunu kabul ediyorum ama metal olduğunu reddediyorum” veya “demir olduğunu kabul ediyorum ama sıvı olduğunu da kabul ediyorum” demek nasıl bir mantıksızlık ve çelişki ise, sonraki devam yazımda da göstereceğim gibi, Allah’ı inkâr da öyle bir çelişki, öyle bir mantıksızlıktır. Hiçbir akli temeli yoktur. Sadece hissi bir reddetmeden ibarettir.
Şimdi Allah’ı kabul etmek neyi reddetmektir ve reddetmek neyi kabul etmektir, bakalım; (devam edecek)