Arap dünyası İran’ı nasıl tanımlıyor? İran, Araplar nezdinde nasıl ve neden, bir güvenlik tehdidi olarak algılanıyor? Yazarımız, Ortadoğu uzmanı Muhammed Yorgancıoğlu, Suriyeli âlim Şeyh Baha Cığıl ile Şam’da kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi ve merak edilen soruları yöneltti.
ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik başlattığı askeri operasyonlar ve İran’ın bu saldırılara karşı özellikle körfez ülkeleri başta olmak üzere Arap başkentlerine ve enerji sahalarına yönelik misilleme saldırılarının ardından Türkiye’deki İslami cemaatler ile Arap dünyası arasında dikkat çekici bir söylem farklılığı ortaya çıktı.
Türkiye’de birçok İslami cemaat ve sivil toplum kuruluşu, ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik saldırılarını güçlü biçimde kınarken, Arap dünyasında benzer ölçekte bir tepkinin ortaya çıkmaması dikkat çekti. Arap ülkeleri, İran’ın kendilerine yönelik saldırıları karşısında, bu saldırıların faili İran’a karşı birbiriyle dayanışma içerisinde olduklarını açıkladılar.
Arap dünyasından çok sayıda tanınmış alim, kanaat önderi, düşünür de İran’ın Arap ülkelerine yönelik bu saldırılarını kınayan ve derhal bu saldırıları durdurmaya çağıran ortak bildiriler yayınladı.
Öte yandan Hamas, en önemli stratejik destekçisi İran’a, Arap ülkelerine yönelik saldırılarını durdurma çağrısında bulundu.
Bu süreçte en dikkat çekici açıklamalardan birisi de Suriye Dışişleri Bakanlığının yaptığı açıklama oldu. Bazı İslami çevreler, Suriye yönetiminin İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını kınamasına rağmen ABD ve İsrail saldırılarına değinmemesini sert bir dille eleştirdi.
Bu durum, Türkiye’deki İslami çevreler ile Arap dünyası arasında İran meselesine dair derin bir perspektif farkı bulunduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Peki bu farklılığın arkasında hangi tarihsel ve jeopolitik dinamikler bulunuyor?
Arap dünyası İran’ı nasıl tanımlıyor, İran, Araplar nezdinde nasıl bir güvenlik tehdidi olarak algılanıyor?
İran’ın bölgesel politikaları Arap siyasi hafızasında nasıl bir yer tutuyor?
Bu soruları değerlendirmek üzere yazarımız Muhammed Yorgancıoğlu Türkiye'yide yakından tanıyan Suriyeli âlim Şeyh Baha Cığıl ile Şam’da kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi.
İşte o röportaj
ŞEYH BAHA CIĞIL:
“TÜRKLER VE ARAPLAR İRAN’I FARKLI TARİHSEL TECRÜBELER ÜZERİNDEN OKUYOR.”
Muhammed Yorgancıoğlu:
Türkiye’deki İslami çevreler ile Arap dünyası arasında İran konusunda belirgin bir bakış açısı farklılığı bulunuyor. Bu söylem farkını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şeyh Baha Cığıl:
Türklerle Arapların İran’a bakışı arasında yalnızca güncel siyasetten kaynaklanan bir görüş ayrılığı değil, köklü bir perspektif farkı vardır. Bu farklılık, iki tarafın farklı tarihsel deneyimlerinin ve güvenlik algılarının doğrudan bir sonucudur.
İki taraf arasında, özellikle İran’ın bölgedeki tutumu ve Arap-İran ilişkilerinin tarihine dair çok derin görüş ayrılıkları mevcuttur.
Bu uçurum o kadar derindir ki, Türklerin Arapların tavrını, Arapların da Türklerin tavrını anlaması oldukça zordur. Zira tarafların olayı değerlendirme biçimleri temelden farklılaşmaktadır.
Araplar, İran’ı Humeyni devriminden bu yana kesintisiz bir tehdit olarak görmektedir. Çünkü İran, Humeyni devrimini Arap coğrafyasına ihraç etmeye, Şii mezhepçiliği ve yayılmacı politikalarla genel olarak Ehl-i Sünnet’e karşı tehdit üretmeye çalışmıştır. Arap ülkeleri, yetmişli yıllarda İsrail’le yaşanan savaşların ve yenilgilerin yorgunluğuyla henüz baş etmeye çalışırken, bir de İran tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu durum, kendilerini hem zayıf hem de ardı ardına gelen tehditlerle kuşatılmış hissetmelerine neden oldu. Bu nedenle Arap devletleri ve toplumları nezdinde İran, en az İsrail kadar kendilerini hedef alan bir tehdit ve tehlike olarak konumlanmıştır.
Türkiye’de ise, özellikle İslami cemaatler açısından İran, 1979 devrimi sonrasındaki söylemleriyle küresel güç dengeleri içinde Batı karşıtlığı üzerinden değerlendirilmiştir. “Büyük Şeytan Amerika, İsrail’e ölüm vb” gibi sloganlar üzerine kurgulanan ideolojik söylem ve “direniş ekseni” iddiası bu algıyı besleyen en önemli unsurlar olmuştur.
Özetle, Türkiye’deki İslami kesimlerin İran’a yaklaşımı ideolojik ve küresel eksenli bir okumaya dayanırken, Arap toplumlarında İran algısı doğrudan yaşanmış bölgesel tecrübeler ve somut güvenlik kaygıları üzerinden şekillenmektedir. Bu durum, iki taraf arasında derin bir zihinsel mesafe oluşturmaktadır.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Arap dünyasında İran’a yönelik bu algı nasıl oluştu?
Şeyh Baha Cığıl:
Arap dünyasında İran algısının şekillenmesindeki en kritik kırılma noktası, 1979 İran Devrimi olmuştur. Humeyni devriimi sonrası kurulan yeni İran düzeni, yalnızca bir rejim değişikliğinden ibaret kalmamış; aynı zamanda devrimci ideoloji söylemi altında, bölgeye yönelik mezhep temelli bir nüfuz politikası benimsemiştir. Arap dünyasında hâkim olan kanaate göre İran, devrim sonrasında bölgesel etkisini artırmak için mezhepsel temelli bir strateji izledi. Şiiliğin yaygınlaştırılması, mezhepsel kimliklerin siyasallaştırılması ve özellikle Sünni topluluklar üzerinde kurulan ideolojik baskı, Arap toplumlarında derin bir güvensizlik doğurdu.
Bu nedenle birçok Arap ülkesi İran’ı sadece bir devlet olarak değil; aynı zamanda jeopolitik ve ideolojik bir proje olarak değerlendirmektedir.
Humeyni devrimi sonrası oluşan bu tablo, Arap dünyasının İsrail ve ABD’ye karşı olası bir savaşa girmesinin önündeki en önemli engellerden biri hâline geldi. Zira Araplar, böyle bir senaryoda bir tarafta İsrail ve ABD, diğer tarafta ise İran’ın farklı hesaplarla hareket edebileceği ve hatta dolaylı biçimde yine ABD ile kesişen bir denklem oluşabileceği endişesine düştürler. Bu durum, olası bir savaşta İran tarafından “arkadan vurulma” ihtimaline dair ciddi bir stratejik kaygıyı beraberinde getirdi
Nitekim İran, ilerleyen süreçte Araplar açısından bu endişelerin temelsiz olmadığını fiilen ortaya koydu. ABD’nin Irak ve Afganistan işgalleri sırasında yürütülen örtülü iş birlikleri, ABD ile işbirliği çerçevesinde Irak’ta artan İran etkisi, Afganistan’daki Amerikan işgaline verilen örtülü destek, Hizbullah üzerinden Lübnan’a müdahale, ardından Suriye Savaşı sürecinde sahaya inen Şii milis yapılarla birlikte Beşşar Esed rejimi safında Suriye halkına karşı işlenen ağır ihlaller, zulümler ve katliamlar ve nihayet Yemen’e yönelik müdahaleler, Arap dünyasında İran’ın bir tehdit olarak algılanmasını pekiştirmiştir.
Bütün bu gelişmeler, İran’ın komşuluk hukukunu, uluslararası ilişkilerdeki temel ilkeleri ve devletlerarası dengeleri göz ardı eden saldırgan bir çizgi izlediği yönündeki kanaati Arap dünyasında daha da güçlendirmiştir.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Bu durum Arapların nasıl bir tavır almasına yol açtı?
Şeyh Baha Cığıl:
Bu durum birçok Arap ülkesini Amerika Birleşik Devletleri’ne yaklaşmaya ve onun korumasına sığınmaya itti. Elbette bunun doğru bir davranış olduğunu söylemiyorum; ama pratikte durum buydu. İran’a yakın bazı Arap ülkelerinde Amerikan üslerinin bulunmasının sebeplerinden biri de buydu. Başka sebepler de vardı, fakat önemli nedenlerden biri İran tehdidiydi: İran’ın büyümesi, Arap ülkelerinin iç işlerine sürekli müdahale etmeye çalışması, Şii devrimini Arap dünyasına taşımak istemesi, Sünnilere baskı kurması ve Şiiliği zorla ya da farklı yöntemlerle yaymaya çalışması. Bütün bunlar, Arapları İran tehdidine karşı Amerika’yla yakınlaşmaya itti.
İran, Şam ve Bağdat gibi Arap başkentlerini Amerika ve başkalarıyla iş birliği içinde nüfuzu altına almaya çalıştı; Yemen’de Sana’ya da uzandı. Bütün bunlardan sonra Arap ülkeleri İran’ı yırtıcı bir canavar gibi görmeye başladı. Nasıl ki İsrail kendileri için bir tehditse, İran da aynı şekilde bölge ve Araplar için bir tehdit haline geldi. Araplardaki genel bakış budur.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Bu çerçevede İran’ın nükleer programı Arap dünyasında nasıl değerlendiriliyor?
Şeyh Baha Cığıl:
Arap dünyasında İran’ın nükleer programı son derece ciddi bir güvenlik meselesi olarak görülmektedir.
Birçok Arap analiste göre İran’ın elde edeceği bir nükleer silahı Araplara ve Sünni Müslümanlara karşı kullanma ihtimali, İsrail’e karşı kullanma ihtimalinden daha yüksek görülmektedir.
Bu değerlendirme İran’ın bugüne kadar sahip olduğu askeri ve siyasi gücün önemli bir bölümünü mezhepsel saiklerle Sünni Müslümanlara karşı kullanmış olmasıyla ilişkilendirilmektedir.
Bu nedenle Arap kamuoyunda yaygın kanaat, İran’ın bölgesel tehdit algısında Araplar ve Sünni toplulukların İsrail’den bile önce geldiği yönündedir.
Dolayısıyla İran’ın nükleer kapasiteye ulaşması, birçok Sünni Arap için doğrudan varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır.
Diğer taraftan, Araplar İran'ı kendileri için en az İsrail kadar tehlikeli ve tehdit olarak değerlendirmektedir.
Muhammed Yorgancıoğlu:
ABD’nin İran’a yönelik saldırı başlatacağı anlaşılınca Araplar nasıl bir tavır aldı?
Şeyh Baha Cığıl:
Arapların İran’a yönelik bakış açısına rağmen son gelişmelerde, Amerika’nın İran’a yönelik bir saldırı ihtimali gündeme geldiğinde, hem Arap ülkeleri hem de Türkiye bu saldırının gerçekleşmemesi için ciddi çaba sarf ettiler. Hatta bu ülkelerin önemli bir kısmı, topraklarındaki Amerikan üslerinin İran’a karşı kullanılmasına açıkça karşı çıktı; bu üslerden İran’a yönelik bir operasyon başlatılmasına izin vermek istemediklerini beyan ettiler. Krizin büyümemesi adına diplomatik kanallar zorlandı, müzakere yolları ısrarla denendi.
Ne var ki İran ABD ve İsrail saldırılarına misilleme olarak karşılık vermek istediğinde yönünü doğrudan bölgedeki Arap ülkelerine çevirdi. Katar, Kuveyt, Bahreyn, BAE gibi ülkelerde bulunan bir kısmı çoğu zaman boş ya da fiilen Amerikan askerî varlığı bulunmayan üsleri hedef aldı; bununla da kalmayıp bazı sivil Arap bölgelerini vurdu. Bu tablo, Arap kamuoyu açısından dengeleri köklü biçimde değiştirdi. Artık Amerika’nın İran’a darbe vurup vurmaması, onlar nezdinde belirleyici bir mesele olmaktan çıktı. Zira İran zaten uzun süredir kendileri için ciddi bir tehdit olarak görülüyordu: saldırgan, müdahaleci ve başkalarının egemenliğini ihlal eden bir aktör.
Bu nedenle, Amerika’nın İran’a yönelik saldırıları Araplar açısından özel bir anlam taşımadı. Saldırıyı engellemek için çaba gösterdiler; ancak saldırı gerçekleştiğinde bunu güçlü biçimde kınama yoluna gitmediler. Tarafsız kaldılar. İran’ın ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinde ABD’ye örtülü destek vermiş olmasına rağmen, İran’nın bölge ülkelerine (Irak hariç) ABD’den daha fazla zarar vermiş olmasına rağmen, İran’ın Rusya’yı Suriye sahasına müdahil olmaya ikna etmiş olmasına rağmen Arap Ülkeleri bu savaşta tarafsız kaldılar. Savaşa dahil ve taraf olmadılar. Ki bu duruş bile Arapların bakış açısına göre ahlaki bir duruş olarak değerlendirildi.
Çünkü bunu, zalime yönelmiş bir karşılık olarak değerlendirdiler. Zira başkalarının topraklarını ihlal eden, onlara saldıran bir aktör hedef alındığında, herkesin onun yanında saf tutması beklenemez; en azından tarafsız kalmak ve geri çekilmek de meşru bir tutum olarak görülür.
İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırıları ve füze atışları, aslında daha geniş bir saldırganlık zincirinin son halkasıdır. Bu durum, Irak’ta izlediği politikanın bir devamı niteliğindedir. İran, Irak’ta özellikle Sünni Müslümanlara ve Amerikan işgaline karşı direnen unsurlara karşı ağır ihlallerde bulunmuş; onları hedef almış, öldürmüş ve bu süreçte Şii gruplarla birlikte hareket ederek fiilen Amerikan varlığıyla kesişen bir hat izlemiştir. Benzer şekilde Suriye’de işlenen ağır ihlallerin, katliamların ve sistematik suçların da devamı mahiyetindedir.
Dikkat çekici olan husus ise şudur: İran’ın hedef aldığı bu Arap ülkeleri, aslında Amerika’nın İran’a yönelik olası saldırısını engellemek için en fazla çaba sarf eden aktörler arasında yer alıyordu. Bunu İran’a duydukları sempati nedeniyle değil; aksine onun zalim, sert ve saldırgan karakterini bildikleri hâlde, bölgesel istikrarı korumak adına yaptılar. Savaşın genişlemesini, krizin derinleşmesini ve bölgenin daha büyük bir kaosa sürüklenmesini engellemeyi hedeflediler. Ayrıca mevcut İran rejiminin ani bir çöküşünün, İsrail’in lehine bir güç boşluğu doğurabileceği ve bölgedeki nüfuzunu daha da genişletebileceği endişesini de taşıyorlardı.
Ancak tüm bu çabalara rağmen İran’a yönelik güvensizlik ortadan kalkmış değildir. Çünkü İran, bölge ülkeleri açısından hâlâ doğrudan ve yapısal bir tehdit olarak algılanmakta; izlediği politikalarla bu algıyı sürekli beslemektedir.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Arap ülkeleri yaptıkları açıklamalarda İran’ın bu saldırılarını açıkça eleştirdiler ancak ABD ve İsrail saldırılarına değinmediler. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şeyh Baha Cığıl:
Araplar açısından İran da İsrail de bölgesel düzeyde saldırgan politikalar izleyen ve bölge için tehdit üreten aktörler olarak görülmektedir. Bu nedenle iki aktör arasında yaşanan bir çatışmada taraf olmamak doğal bir tutum olarak değerlendirilmektedir.
İzah etmeye çalıştığım gerekçeler çerçevesinde, Arap devletlerinin İran’a yönelik herhangi bir saldırıyı kınamasını beklemek gerçekçi değildir; böyle bir beklentinin sahada karşılığı da yoktur. Nitekim Arapların bakış açısında bu yönde bir zorunluluk da bulunmamaktadır.
Bunu daha somut bir örnekle ifade edelim: Diyelim ki Rusya İsrail’i hedef aldı. Böyle bir durumda Rusya’yı, İsrail’i vurduğu için kınamak zorunda mıyız? Hayır. Çünkü İsrail zaten saldırgan, zalim ve başkalarının haklarını ihlal eden bir devlet olarak görülmektedir. Araplar açısından mesele de tam olarak budur: zalimin zalimle savaşması. Bir zalimi, başka bir zalime karşı savunmak gibi bir yükümlülük yoktur.
İran, ne komşuluk hukukuna riayet etmekte ne de uluslararası hukuk sınırlarına bağlı kalmaktadır. Tıpkı işgalci İsrail gibi farklı coğrafyalarda müdahaleci ve saldırgan politikalar izlemektedir. Bu nedenle İran ile ABD&İsrail arasında yaşanan ve devam eden bir çatışmada taraf olmamak, mesafeli durmak ve kendini bu denklemin dışında tutmak son derece doğal bir tutumdur.
Ancak İran, kendisine saldırmamış ve herhangi bir savaşın tarafı olmamış Arap ülkelerini (Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn ) hedef aldığında durum değişir. Bu noktada Arapların, dost ve komşu olarak gördükleri bu ülkelerin yanında durmaları ve İran’ın saldırılarını açıkça kınamaları da aynı derecede meşru ve beklenen bir tavırdır.
Burada asıl sorun şudur : İran tarafından doğrudan zulme, baskıya, öldürmeye ve sürgüne maruz kalmış toplumlardan, İran saldırıya uğradığında bu saldırıyı kınamaları ve İran’ın yanında yer almaları beklenmektedir. Böyle bir beklenti sahadaki gerçeklikle asla örtüşmemektedir.
Zira İran, yalnızca Arap coğrafyasında değil, genel olarak bölgede birçok ülkeye ve topluluğa karşı saldırgan politikalar izlemiş bir aktör olarak algılanmaktadır. Bu çerçevede, böyle bir devlet hedef alındığında, herkesin bunu kınamasını beklemek rasyonel değildir.
Aynı şekilde düşünelim: Rusya’nın İsrail’i vurması ya da Netanyahu’nun hedef alınması durumunda, herkesin bunu kınaması mı gerekir? İşte bu noktada Arap kamuoyunu ikna etmek mümkün değildir. Çünkü onların hafızasında İran, çevresinde saldırmadığı ya da müdahale etmediği neredeyse hiçbir alan bırakmamış işgalci bir aktör olarak yer etmiştir.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Özellikle Suriye devleti yaptığı açıklama sebebiyle çok eleştirildi. Suriye Dışişleri Bakanlığı, İran’ı Arap ülkelerine yönelik saldırıları nedeniyle kınarken derhal bu saldırıları durdurmaya çağırdı. Birçok Müslüman ise bu açıklamada Suriye devletinin İsrail ve ABD’yi eleştirmemiş olmasını gerekçe göstererek eleştiriler yöneltti. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Şeyh Baha Cığıl:
Suriye’de İran’ın rolü, toplumun hafızasında son derece ağır ve derin izler bırakmıştır. Bu sebeple, yeni kurulmaya çalışan bir Suriye devletinin İran’a yönelik saldırıları açık biçimde kınaması, içeride ciddi bir toplumsal tepkiye yol açabilecek bir adımdır.
Ayrıca bu tür bir açıklama, İran’ın hâlihazırda bazı Arap ülkelerini hedef aldığı bir dönemde, bölge ülkelerinin İran’a bakışı da dikkate alındığında, Suriye’nin bu ülkelerle olan diplomatik ilişkilerini zorlaştırabilir. Dolayısıyla Suriye yönetimi, bu meselede yalnızca uluslararası dengeleri değil, aynı zamanda iç toplumsal hassasiyetleri de gözetmek zorundadır.
Bu şartlar altında asıl dikkat edilmesi gereken husus, İran’ın zulmüne doğrudan maruz kalmış Suriyelilerin hâlâ kanayan yaralarıdır. Bugün Suriyelilerin, Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarında taraf olmayıp desteklememiş olması bile başlı başına ilkesel bir duruş olarak değerlendirilmelidir ve bu yönüyle takdiri hak etmektedir. Benim kanaatim budur; doğrusunu Allah bilir.
Burada şu soruyu da sormak gerekir: Amerika, DAEŞ’i hedef aldığında, aynı çevreler Suriye devletinden ya da Türkiye’den Amerika’yı kınamalarını talep etti mi? Amerika’nın Rakka’da, Musul’da ve diğer bölgelerde DAEŞ’e yönelik operasyonlar yürüttüğü dönemde, İslam dünyasında bu saldırıların kınanması yönünde güçlü bir beklenti oluşmuş muydu? Bunun sınırı nedir? DAEŞ zulmü ile İran rejimi zulmü arasında bir fark var mıdır? Bir zalim bir başka zalimi vurduğunda bizden zalimler arasında yaşanan savaşlarda taraf olmamız mı beklenecek?
Neticede DAEŞ de, tıpkı diğer bazı yapılar gibi, zulüm, saldırganlık ve suçla anılan bir yapı olarak görülmüştür. Bizim yaklaşımımız açıktır: Zalim ve suçlu bir Sünni yapı ile —örneğin DAEŞ gibi— zalim ve suçlu bir Şii yapı arasında —örneğin İran rejimi gibi— bir ayrım yapmayız. Her ikisine de aynı mesafede durur, her ikisinin zulmüne de karşı çıkarız. Bu nedenle, Amerika DAEŞ’i hedef aldığında da, İran’ı hedef aldığında da bunu otomatik olarak kınamayı gerekli görmeyiz.
Bununla birlikte, böyle bir kınamanın bölgesel dengeler açısından da sonuçları olacaktır. Suriye’nin bazı Arap ülkeleriyle geliştirmeye çalıştığı olumlu ilişkiler zarar görebilir. Zira bu tür bir açıklama, geçmişte bazı liderlerin (Muhammed Mursi gibi) İran’a yakınlaşma girişimlerinde olduğu gibi, “Suriye İran’a yöneliyor” şeklinde yorumlanabilir. Bu algı ise yeni Suriye yönetimini Arap dünyasında zor bir konuma sürükleyebilir ve mevcut diplomatik ilişkileri olumsuz etkileyebilir.
Bu nedenle Suriye’nin söz konusu açıklamasını değerlendirirken, meseleyi yalnızca teorik bir tutarlılık çerçevesinde değil; sahadaki gerçekler, toplumsal hassasiyetler ve bölgesel dengeler ışığında bütüncül bir şekilde ele almak gerekir.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Son olarak Türkiye ve Arap toplumunda İran'a yönelik olan bu bakış açısı farklılığını nasıl özetlersiniz?
Şeyh Baha Cığıl:
Bence Türkiye’deki kardeşlerimiz Arapların İran konusundaki tavrını doğru anlamaları için Arap dünyasının yaşadığı tarihsel ve muasır tecrübeyi dikkate almaları gerekir. Bizim için mesele mezhep meselesi değildir. Nasıl ki DAEŞ’in zulmüne karşı mücadele ettiysek, aynı şekilde İran rejiminin saldırgan politikalarına karşı da ilkesel olarak karşı çıkarız. Zalim Sünni de olsa, Şii de olsa ona karşı durmak gerekir.
Muhammed Yorgancıoğlu:
Son olarak halihazırda devam eden savaşın sonucu bölgeyi nasıl etkiler?
Şeyh Baha Cığıl:
İran’ın mevcut politikaları bölgedeki Müslüman halklar için ciddi bir tehdit oluştursa da, rejimin ani ve kontrolsüz bir çöküşü; bölgedeki tüm denge ve dinamikleri öngörülemez biçimde altüst edecek, kaosu derinleştirecek bir sonuç doğurabilir.
Şu aşamada İran rejiminin çöküşünü desteklemek, İsrail merkezli yeni bir bölgesel yıkımı tetikler; mevcut durum ise yönetilebilir ve kontrol altında tutulabilir bir tehdittir. Şayet ABD & İsrail ittifakı, İran’ı ani bir rejim değişikliği veya askerî bir operasyonla etkisiz hâle getirmeyi başarırsa, İran'da bölgenin ABD ve İsrail’le en uyumlu ve barışık bir yönetimin ortaya çıkması muhtemeldir.
İran’ın devre dışı bırakılmasının ardından ise sıradaki hedefin, küllerinden yeniden doğmaya çalışan Suriye devleti olacağı açıktır.
Böylesi bir senaryo, İslam ümmetinin küresel statükonun dayattığı zincirleri kırmak adına Suriye'de yakaladığı tarihî fırsatların heba edilmesi anlamına gelecektir. Suriye’nin hedef tahtasına konulması ise Türkiye’nin, Lübnan'ın ve Irak'ın çevrelenmesi demektir.
Bugün İran rejiminin ani bir değişime uğraması, İslam ümmetinin lehine değil; İsrail’in stratejik çıkarlarına hizmet eder.
Bu nedenle gelişmeleri duygusal reflekslerle değil, devlet aklı ve stratejik bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde; İran’ı sevdiğimiz için değil, İsrail’in planlarını bozmak için bu denklemde soğukkanlı davranmak zorundayız.
Stratejik açıdan bakıldığında; temennimiz iki düşmanımızın da birbirilerine karşı güçlerini tüketmeleridir. İran rejiminin şu aşamada ani bir çöküşünü desteklemek yerine, onun varlığını sürdürmesini kabullenirken aynı zamanda kendi toplumumuzu ve bölgemizi onun yayılmacı ve yıkıcı politikalarından korumaya odaklanmak daha rasyonel görünmektedir.