15.02.2019, 09:18

Bir şiiri iyi ya da kötü yapan şey nedir?

Özü (hilkati) itibariyle iyi olan şiir, ledünnî bilginin, feyzin, fethin, ilhamın, sezginin, hayalin, aklın, fikrin, ilahi müjdelerin... çocuğudur.

Bu iyiliği, kendisiyle aynı cinsten olan bilgiyi, tefekkürü, güzelliği, doğruluğu, açıklığı, kesinliği... içkin olduğundan, şiir ya doğrudan hakikatin işçisidir ya da ancak onun sayesinde açığa çıkmayı murad eden hakikatin menzilidir.

Bu yanlarıyla şiir, diğer edebî türlerle olan kimi benzerliklerine rağmen, onların fevkindedir; zira, mimariyi sadece şekil yönünden gereksindiği için onlar gibi kurguya muhtaç değildir.

Dolayısıyla, bugün itibariyle mebzül miktarda kötü şiire muhatap olmamızın nedeni, şiirin kendisi değildir. Kötü şiir, edebiyat yapma tutkusuyla şiirin hakikatini gözardı edenlerin, şiire değgin emel ve amellerinden doğan kötülüğün kendisidir.

Bu yanıyla şiiri, her şeyden önce kendilik bilgisi üzerinden, Allah’ı bilmenin bir ilmi olarak hatırlamamız ve Unamuno’nun söyleyişiyle, tevazuyu zorunlu kılan bir arayışla hakikatini aramaya koyulmamız gerekir.

Bu manada bizden önce düşünülmüş bulunulan şu düşünceleri ve dolayısıyla bu sayede -oldum olası şiirle ilişkilendirilen- ilham başta gelmek üzere kimi temel terimleri naklederek işe başlayabiliriz:

“Allah, sürekli verir, mahal ise, yatkınlığı (istidadı) ölçüsünde kabul eder. Nitekim şöyle deriz: Güneş, ışıklarını varlıkların üzerine yayar ve ışıklarını yayarken kimseye cimrilik yapmaz. Mahal ise, o ışığı yatkınlığı ölçüsünde kabul eder. (...)

“Allah’ın ayeti kulaklara tek bir şey olarak gelir. Onu duyanlardan biri ayetten tek bir şey anlarken, başka biri, o ayetten o şeyi değil, başka bir şeyi anlar, başka biri ise ayetten pek çok şey anlar. Bu nedenle, ayeti inceleyenlerin her biri, anlayış yeteneklerinin farklılığı nedeniyle ayetten kanıt getirir. İlahi tecellîlerde de durum böyledir. Tecellî eden, kendiliğinden birdir. Tecellîler, daha doğrusu onların suretleri ise, tecellîgâha yatkınlıklarına göre farklılaşır. İlahi ihsanlarda da durum aynıdır.

“Bunu anladığında, Allah’ın ihsanının engellenmeyeceğini de öğrenmisşin demektir. Şu var ki (bu ihsandan mahrum kalmışsan), yatkınlığının kabul edemeyeceği şeyin sana verilmesini istiyorsun demektir. Aklını yatkınlığa vermeden, istediğin konuda mahrum bırakmayı Allah’a nispet edersin. Bazen şahıs, istemeye yaktındır, fakat verildiğinde –mahrumiyet bir yana– istediği şeyi kabule yatkın değildir. ‘Allah her şeye kadirdir’ dersin ve bu sözünde de haklısın. Fakat âlemdeki ilahi hikmetin tertibinden ve şeylerin hakikatlerinin verilerinden habersizsin. Her şey, Allah katındandır. Allah’ın mahrum bırakması vermek, vermesi mahrum bırakmaktır. Fakat geride şunu öğrenmen kalmıştır: Niçin ve nereden?

“Böylece, nefsi ve nefsin ya zatından veya kendisine ilham ettikleri işlerde melek veya şeytandan kabul ettiği işlerden kendisine hakim olan özelliğe göre, organları hareket ettirdiğini bildirdim. İlhamı bilmek, Allah’ın, nefsine yerleştirdiğin şeyi ilham ettiğini bilmendir. Fakat geriye, Allah’ın onu kimin vasıtasıyla ilham ettiğine ve bu ilhamın sana hangi yoldan geldiğine bakman kalmıştır: İlham melek yolundan mı, şeytan yolundan mı gelmiştir? Din tarafından belirlenmiş bir emir ve yasakla ilgili olan şey, ilham değil ledünnî bilgidir. O halde itaatin bilgisi ilham ile gerçekleşirken, itaatin sonuçlarını bilmek ise ledünnî bilgidir.

“Ledünnî bilgi ile ilham arasında fark vardır. İlham geçici ve arızidir, gider ve başkası gelir. Ledünnî bilgi ise sürekli sabittir ve gitmez. Onun bir kısmı, ahlâk ve yaratılışın aslında bulunur. Buna örnek olarak, hayvanların ve küçük çocukların bazı yarar ve zararları bilmesini verebiliriz. Böyle bir şey ilham değil, zorunlu bilgidir. ‘Rabbin karıncaya vahyetmiştir’ (en-Nahl 16:68) ayetinde Allah, kendisini üzerinde yarattığı yaratılışının aslındaki ilhamı kasteder. Ledünnî bilgi ise, yaratılışın aslında bulunmayan ve amellerin meydana getirdiği bilgidir. Allah bazı kullarına salih amel işlemeyi nasip eder. Kul salih ameli işlediğinde, Allah bu amelden kulun daha önce bilmediği bir bilgiyi kendi katından (ledün) onun adına meydana getirir.

“Ledünnî bilginin belirli maddede olması gerekmez. İlham ise her zaman maddede olmalıdır. Ledünnî bilgi mutlaka isabet eder. İlham ise bazen doğru, bazen yanlış olabilir. Doğru olan kısmı, ilham bilgisi diye isimlendirilirken yanlış olanı ise, ilham bilgisi olarak değil, sadece ilham diye isimlendirilir.” (İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, c: 2, s: 370-372, çev.: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul 2006)

Yazımızın girişinde zikrettiğimiz ebeveynlerinden ve şeyhimizin bu tespitlerinden baktığımızda, onun kötülüğe bitişmesi muhaldir. Nitekim Sezai Karakoç ile İsmet Özel şiirinin tamamı bu durumu teyit etmektedir ki, bu da doğrudan şiirin asliyetiyle, ilâh ile melûhu arasındaki sahih rabıtayla ilgilidir.

Nasipse, şiire dair sözlerimizi bu noktadan sürdürürüz inşallah.

Yorumlar