Değerli kardeşlerim,
Bir vakitler Türkiye, gözünü Avrupa Birliği kapısına dikmiş, yıllarca o kapının önünde beklemişti. Reformlar yapılıyor, müzakereler yürütülüyor, istenen şartlar yerine getiriliyordu. Fakat her adımın ardından yeni bir engel çıkarılıyor, kriterler yeniden belirleniyor, hedef sürekli öteleniyordu. Başka ülkelere kolayca açılan kapılar, konu Türkiye olunca bir türlü aralanmıyordu.
Rahmetli Necmettin Erbakan Hocamız yıllar önce bu gerçeği dile getirirken, Avrupa'nın Türkiye'yi hiçbir zaman tam anlamıyla eşit bir ortak olarak görmek istemediğini söylerdi. O günlerde bu sözleri fazla sert bulanlar, hatta abartılı görenler olmuştu. Fakat geçen yıllar, hocamızın feraset dolu tespitlerinin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koydu.
Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Avrupa Parlamentosu'nda Almanya'nın sağ kanat partisi AFD'nin milletvekillerinden Tomasz Froelich'in yaptığı dikkat çekici konuşma, Avrupa'nın yıllardır sürdürdüğü çifte standardı kendi kürsülerinden dile getiren önemli örneklerden biri oldu.
Froelich, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye karşı dışlayıcı ve oyalayıcı bir politika izlediğini ifade ederken, Brüksel'i "ahlaki emperyalizm" yapmakla suçluyor. Avrupa kurumlarının sürekli değerler üzerinden baskı kurduğunu, gerçek bir ortaklık geliştirmek yerine dayatmacı bir anlayışla hareket ettiğini ve bunun da Avrupa Birliği'nin inandırıcılığına zarar verdiğini söylüyor. Türkiye'nin Rusya-Ukrayna savaşındaki denge siyasetine ve arabuluculuk rolüne dikkat çekerek bunu "gerçek diplomasi" olarak nitelendiriyor.
Elbette bu görüşler Avrupa Birliği'nin resmî politikası değildir. Ancak Avrupa'nın içinden yükselen bu tür sesler, Türkiye'ye yönelik bakışın ve uluslararası dengelerin değişmeye başladığını göstermesi bakımından önemlidir.
Çünkü artık kapısında bekletilen değil, kendi gücüyle bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan bir Türkiye vardır.
Bu gerçeği yalnızca biz dile getirmiyoruz. Türkiye'nin iç siyasetinde farklı görüşlere sahip isimler de son yıllarda ortaya çıkan yeni tabloya dikkat çekiyor.
Nitekim Salı günü gerçekleştirilen MHP Grup Toplantısı'nda Sayın Devlet Bahçeli'nin Avrupa Birliği'ne yönelik yaptığı değerlendirmeler de bu yeni gerçeğin altını çizen ifadelerdi.
Bahçeli'nin, "AB Türkiye'ye istikamet çizemez" ve "Türk milletine biçim verecek terzi daha anasının karnından doğmamıştır" sözleri, aslında yıllarca Avrupa kapılarında bekletilen bir ülkenin bugün geldiği noktayı göstermektedir.
Savunma sanayiinde başkasının kapısını çalan bir Türkiye yok. Kendi SİHA'sını, savaş gemisini, eğitim uçağını ve millî muharip uçağını üreten bir Türkiye var.
Bugün enerjide kendi rotasını çizen, Afrika'dan Orta Asya'ya, Balkanlar'dan Körfez'e kadar sözü dinlenen bir ülkeyiz.
Dün yardım bekleyen bir konumdayken, bugün mazlumun elinden tutan, dünyanın dört bir yanına yardım ve şefkat ulaştıran bir Türkiye'yiz.
Şükürler olsun!
Türkiye değişti. Türkiye büyüdü. Türkiye özgüven kazandı.
Fakat burada önemli bir ayrımı da yapmak zorundayız.
Güçlenmek, Avrupa'nın ürettiği her şeyi reddetmek anlamına gelmez.
Yaklaşık yirmi yıl önce Almanya'nın Köln şehrinde düzenlenen bir programda dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü dinleme imkânı bulmuştum. O gün söylediği bir cümle hâlâ hafızamdadır.
"Bizim nihai hedefimiz Avrupa Birliği'ne girmek değil, Avrupa Birliği standartlarını yakalamaktır."
Aradan geçen yıllar bana bu sözün ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi gösterdi.
Mesele bir birliğe körü körüne üye olmak değil, insan onuruna yakışan standartları yakalamaktır.
Hukukta daha ileriye gitmek, eğitimde kaliteyi yükseltmek, bilimde ve teknolojide güçlü olmak, kamu hizmetlerinde mükemmeli aramak zaten bizim medeniyetimizin hedefleri arasındadır.
Nitekim e-Devlet uygulamalarından sağlık hizmetlerine kadar birçok alanda elde edilen başarılar bunun somut örnekleridir.
Peygamber Efendimiz'in o kutlu ölçüsü de bize bunu öğretir;
"Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır."
Güzel olanı almak için mutlaka bir Müslümanın üretmiş olması gerekmez. Faydalı olanı almak için sadece bize ait olması da şart değildir.
İnsanlığın ortak birikiminden istifade etmek bir zayıflık değil, medeniyet olgunluğunun göstergesidir.
Ancak bütün bunları yaparken kendi kimliğimizden, tarihimizden ve değerlerimizden asla vazgeçmemeliyiz.
Son yıllarda yaşanan gerilimlerin temelinde de aslında bu mesele yatıyor.
Aile yapımızdan inanç dünyamıza, kültürel hassasiyetlerimizden toplumsal değerlerimize kadar birçok konuda Avrupa'nın dayatmacı yaklaşımı, toplumumuzda haklı tepkilere sebep oluyor.
Oysa gerçek çoğulculuk, herkesi kendine benzetmeye çalışmak değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir.
Türkiye'nin de kendi değerleriyle var olma hakkı en az diğer toplumlar kadar meşrudur.
Elbette Avrupa ile ilişkilerimiz sürecektir.
Ticaret devam edecektir.
Diplomasi masalarında birlikte oturacağız.
Ortak projeler geliştireceğiz.
Fakat artık ilişkinin mahiyeti değişmiştir.
Türkiye kapısında bekleyen ülke değildir.
Türkiye masada söz söyleyen ülkedir.
Türkiye talimat alan değil, müzakere eden ülkedir.
Türkiye kendisine sürekli ders verilen değil, sözü dinlenen ülkedir.
Belki de Avrupa'nın kabul etmekte en çok zorlandığı gerçek budur.
Türkiye artık eski Türkiye değildir.
Galiba Avrupa da bunun farkına yavaş yavaş varmaya başladı.
Bizim hedefimiz Avrupa'nın peşinden koşmak değil, insanlığın ortak birikiminden faydalanarak kendi değerlerimizle büyük, güçlü ve adil bir Türkiye'yi inşa etmektir.
Selam ve dualarımla