"Her yasal olan helal değildir."

Alev Alatlı

Değerli kardeşlerim,

İstanbul Finans Merkezi cuma günü son derece önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Dünyanın farklı ülkelerinden akademisyenler, ekonomistler, finans uzmanları ve iş dünyasının seçkin temsilcileri, 3. Dünya İslam Ekonomisi Zirvesi vesilesiyle İstanbul'da bir araya geldi.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da bu önemli zirvede bir konuşma yaptı.

Doğrusu konuşmayı canlı olarak radyodan dinlerken, bunun sadece ekonomi çevrelerine hitap eden teknik bir hitabet olmadığını düşündüm. Çünkü masaya yatırılan meseleler, faizden borçlanmaya, bereketten üretime, ticaretten aile bütçesine kadar doğrudan hepimizin hayatına, mutfağına ve vicdanına dokunan konulardı.

Zirve bitti, salonlar boşaldı ama bazı cümleler zihnimde dönüp durmaya devam etti.

Özellikle bir rakam var ki, insanlığın çıkmazını tek başına özetliyor.

"Dünyanın toplam borcu tam 350 trilyon dolara ulaşmış."

Bir an durup düşünelim:

Teknoloji çağındayız, yapay zekâyı, uzay seyahatlerini konuşuyoruz ama ne gariptir ki insanlık borç sarmalından bir türlü kurtulamıyor. Üstelik bu sadece fakir coğrafyaların değil, dünyanın en zengin, en gelişmiş ülkelerinin de ortak derdi.

Demek ki bir yerde, sistemin kurucu iradesinde köklü bir yanlış var.

Cumhurbaşkanımız konuşmasında; "Ameliyat gerektiren rahatsızlıkları pansumanla tedavi edemezsiniz." dedi.

Doğru söze ne denir?

Bugün dünya ekonomisi tam da böyle bir yol ayrımında. Sorun sadece bir para ya da likidite sorunu değil, sorun bir anlayış sorunu. Sorun, insanı ve ahlakı merkeze koymayan, sömürü üzerine kurulu küresel ekonomik düzenin ta kendisidir.

Cumhurbaşkanımızın konuşmasında salondaki herkesi derin bir tefekküre sevk eden diğer bir cümle ise şuydu.

"Faizin olduğu yerde bereket olmaz."

Aslında Anadolu insanı bu hakikati yüzyıllardır kalbinde taşır. Rahmetli Erbakan Hocamız da aynı gerçeği o hafızalara kazınan kelimeleriyle anlatırdı;

"Helal yoldan kazanılan bir lira, haram bulaşmış iki liradan daha bereketlidir."

İşte meselenin özü, kalbi burasıdır. Çünkü bizim medeniyetimiz sadece kazancın büyüklüğünü değil, o kazancın bereketini önemser.

Peki, tam bu noktada kendimize samimiyetle sormamız gereken bir soru yok mu?

Yıllardır faize karşı olduğumuzu söylüyoruz. Millet olarak Müslümanlığımızla gurur duyuyor, faizin haram olduğuna iman ettiğimizi gür sesle haykırıyoruz.

O halde neden katılım bankalarının toplam bankacılık sistemi içindeki payı hâlâ yüzde 10 seviyelerinde seyrediyor?

Neden milyonlarca insanımız maaşını, birikimini ve ticaretini katılım finans sistemine taşımakta tereddüt ediyor?

Aslında bu yeni bir soru da değil. Rahmetli Turgut Özal'ın öncülüğünde özel finans kurumlarının temelleri atılalı kırk yılı aşkın bir zaman geçti. Aradan geçen bunca yıla rağmen katılım finansın hâlâ arzu edilen seviyeye ulaşamamış olması, hepimizin üzerinde derin derin düşünmesi gereken bir konudur.

Bu sorunun faturasını sadece siyasetçilere ya da bürokrasiye kesemeyiz. Bu sorunun bir ucu, doğrudan bizim kendi tercihlerimize dokunuyor. Çünkü hepimiz meydanlarda, kahvehanelerde, sosyal medyada şunu istiyoruz. Faiz azalsın, faizsiz sistem güçlensin, katılım finans büyüsün.

İyi de, bu sistemi büyütmek için kim, ne kadar elini taşın altına koyuyor?

Burada sadece bireysel tercihlerimiz değil, kurumsal irademiz de ciddi bir sınav veriyor. Açık konuşalım, bugün kamu kurumlarında, belediyelerde, üniversitelerde veya büyük şirketlerde amir konumunda olan, imza yetkisi elinde bulunan idarecilerimizin durduğu yer neresidir?

Binlerce personelin maaş protokollerini masada bağlarken, bu muazzam finansal gücü katılım bankalarına taşımak için neden yeterli bir gayretin, bir dertlenmenin içerisinde değiliz?

Üç kuruşluk banka promosyonu cazibesine kapılıp koca koca kurumların hakiki bir faizsiz finans mücadelesine omuz vermesini geciktirmek, hepimizin ortak vebalidir.

İdareci vizyonu sadece genelgeleri uygulamak değil, medeniyetimizin iktisadi ruhuna da kurumsal düzeyde sahip çıkabilmektir.

Devlet elbette üzerine düşeni yapacak, nitekim yapıyor da. Son yıllarda katılım finans alanında ciddi teşvikler veriliyor, yeni yasal düzenlemeler yapılıyor, kamu eliyle yeni kurumlar kuruluyor.

Cumhurbaşkanımızın bu zirvede açıkladığı yeni destekler, yeni hedefler ve projeler de bu kararlılığın en somut göstergesidir.

Ama hiçbir sistem, insanlar ona inanıp sahip çıkmadan kalıcı olarak büyüyemez.

İnsanlar sahip çıkmazsa en güzel projeler bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Bakınız, bugün milyonlarca insan haklı olarak faizden şikâyet ediyor, faizlerin yüksekliğinden yakınıyor, faizin ekonomiyi kemirdiğini söylüyor. Ancak faizden şikâyet eden bu milyonların, günlük hayatlarında ne kadar faizsiz alternatiflere yöneldiği, üzerinde durmamız gereken asıl çelişkidir.

Elbette herkesin kendine göre gerekçeleri olabilir. Kimisi eski alışkanlıklarından vazgeçemiyor, kimisi mevcut bankasını daha pratik buluyor, kimisi ise katılım finansı yeterince tanımıyor. Hatta çoğumuz, "Katılım bankalarının konvansiyonel bankalardan ne farkı var ki?" diyerek sistemin işleyişini, oranlarını eleştiriyor.

Bu eleştirilerde haklılık payı olabilir. Sistemin yapısal eksiklikleri, halkın zihnindeki bu algı boşlukları elbet tartışılmalı ve düzeltilmelidir.

Fakat tüm bu gerekçeler, şu çıplak gerçeği görmemize engel olmamalıdır.

Tercihlerimizle, hesaplarımızla desteklemediğimiz bir sistemin kendi kendine değişmesini bekleyemeyiz.

Burada amacım kimseyi suçlamak değil. Sadece hep birlikte, aynaya bakarak samimi bir muhasebe yapalım istiyorum. Belki de değişim için önce kendi kapımızın önünü süpürmemiz, cüzdanımızı inancımızın durduğu yere hizalamamız gerekiyor.

Çünkü büyük dönüşümler sadece devlet politikalarıyla gerçekleşmez, değişim önce insanın kendi bireysel tercihleriyle başlar.

Bizler, sabah siftahını yaptıktan sonra yan komşusu da siftah etsin diye gelen müşteriyi ona yönlendiren o asil Ahilik ahlakından, o köklü medeniyet harcından geliyoruz. İşte bu yüzden bugün bile Anadolu'nun nice köylerinde, nice esnaf dükkânlarında "Allah bereket versin" sözü, kasadaki para kadar kıymetlidir.

Çünkü bu millet çok iyi bilir ki bereket, sadece rakamların yan yana gelip büyümesi değildir.

Bereket; huzurdur.

Bereket; gönül rahatlığıdır.

Bereket; çoluk çocuğun boğazından geçen helal lokmadır.

Kazancın aileye, evlada ve topluma hayır olarak, huzur olarak geri dönmesidir.

Belki de modern dünyanın en büyük krizi tam burada başlıyor. Servet büyüyor ama huzur büyümüyor. Tüketim artıyor ama mutluluk artmıyor. Borç artıyor ama güven artmıyor.

Cumhurbaşkanımızın dikkat çektiği 350 trilyon dolarlık küresel borç yükü de aslında bu ruhsuzlaşan sistemin doğal bir sonucudur. İnsanlık daha çok kazandıkça daha çok borçlanıyor, daha çok ürettikçe daha çok tüketiyor ama bir türlü aradığı o iç huzuru bulamıyor.

Çünkü bereket ile servet asla aynı şey değildir.

Katılım finansın büyümesini, faiz zincirlerinin kırılmasını istiyorsak, sisteme yönelik haklı eleştirilerimizi saklı tutarak, ona güvenmek, onu geliştirmek ve en önemlisi ona sahip çıkmak zorundayız.

Ben inanıyorum ki bu aziz millet, tarih boyunca olduğu gibi yine adaletin, paylaşmanın ve bereketin yanında duracaktır. Çünkü bizi yüzyıllardır harplere, kıtlıklara, krizlere rağmen ayakta tutan şey sadece maddi güç olmadı. Bizi ayakta tutan, helal lokma hassasiyeti, alın teri, kul hakkına riayet ve sarsılmaz bereket anlayışımız oldu.

Bugün hem ülkemizin hem de tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu şey daha fazla yığılmış servet değil, daha fazla berekettir.

Daha fazla tüketim çılgınlığı değil, daha fazla adalettir.

Daha fazla borç sarmalı değil, daha fazla üretimdir.

Söylemde kalan bir karşıtlık değil, eyleme dökülmüş, helalinden bir kazanç mücadelesidir.

Rahmetli Alev Alatlı'nın yıllar önce söylediği bir söz, aslında bütün bu tartışmanın özünü tek cümlede özetliyor.

"Her yasal olan helal değildir."

Evet, bugün yürürlükteki sistem içerisinde birçok işlem yasal olabilir. Ancak Müslüman için ölçü sadece kanunların çizdiği sınırlar değildir. Müslüman, helali ve haramı da gözetmek zorundadır.

İşte bu yüzden asıl mesele, faizli sistemin varlığından şikâyet etmekten önce, kendi tercihimizle hangi tarafta durduğumuz meselesidir.

Çünkü yarın çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, banka hesaplarımızdaki rakamlar değil, helal lokma hassasiyetimiz olacaktır.

Rabbim kazancımıza bereket, ticaretimize dürüstlük, memleketimize ve gönüllerimize huzur nasip etsin.

Selam ve dualarımla.