Değerli kardeşlerim,
Geçtiğimiz hafta ülkemizin dört bir yanında 1 milyonu aşkın evladımız Liselere Geçiş Sistemi kapsamında sınava girdi. Aylarca süren hazırlıkların ardından çocuklarımız ter döktü, anne babalar dua etti, öğretmenler heyecanla sonuçları beklemeye başladı.
Sınavlar elbette hayatın bir gerçeğidir. Belirli okullara yerleşebilmek için bir ölçme ve değerlendirme sistemine ihtiyaç vardır. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak, her LGS döneminde yaşanan bazı hadiseler, aynı soruyu yeniden sormamıza sebep oluyor;
Bir çocuğun geleceği birkaç saatlik bir sınava ve o sınavın ilk dakikalarında yaşadığı heyecana ne kadar bağlı olmalıdır?
Dört gün önce, yıllardır tanıdığım bir aile dostum beni aradı. Daha sesinden bir terslik olduğunu anlamıştım.
"Ağabey, ne yapacağız?" diye söze başladı.
Aile dostumun evladı başarılı, çalışkan ve öğretmenlerinin geleceğinden umutla bahsettiği bir öğrenciydi. Deneme sınavlarında güzel sonuçlar alıyor, okul hayatında da dikkat çekiyordu. En büyük hayali ise yıllardır eğitim gördüğü ortaokulun bünyesindeki lisede eğitimine devam etmekti. Okulunu seviyordu. Öğretmenlerini seviyordu. Kendini o okulun bir parçası olarak görüyordu.
Ancak sınav günü yaşadığı yoğun heyecan, performansını beklediği gibi ortaya koymasına engel olmuştu. Şimdi ise hayalini kurduğu liseye yerleşememe ihtimaliyle karşı karşıyaydı.
Aile dostumun asıl üzüntüsü de buydu.
Beni aramasının sebebi bir ayrıcalık talep etmek değildi. Bir baba olarak yaşadığı hayal kırıklığını paylaşmak ve "Bu saatten sonra ne yapabiliriz?" sorusuna cevap aramaktı.
Telefonun diğer ucunda sadece bir öğrencinin değil, aylarca emek veren bir ailenin üzüntüsünü ve çaresizliğini hissediyordum.
Bu yazıyı kaleme alırken niyetim bir sistemi eleştirmek değil, benzer duyguları yaşayan ailelerin sesine tercüman olabilmek ve meselenin yeniden düşünülmesine mütevazı bir katkı sunabilmektir.
Elbette hayatın her alanında stres vardır. Çocuklarımızın zorluklarla mücadele etmeyi öğrenmesi gerekir. Ancak burada konuştuğumuz şey sıradan bir heyecan değildir. Daha on dört yaşındaki çocuklarımızın omuzlarına yüklediğimiz ağır beklentilerdir.
Bugün birçok evde sınava hazırlanan çocuk kadar anne babalar da sınava giriyor adeta. Evlerin sohbet konusu sınav oluyor. Tatiller sınava göre planlanıyor. Hafta sonları deneme sınavlarıyla geçiyor.
Çocuklarımız bazen farkında olmadan puanları kadar değerli olduklarını düşünmeye başlıyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü bir çocuğun değeri aldığı puanla ölçülemez. Ve ölçülmemelidir.
Bir sınav sonucu onun karakterini, merhametini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını ve hayata katacağı değeri göstermez.
Aslında mesele sadece sınav değildir.
Mesele, çocuklarımızı nasıl değerlendirdiğimizdir.
Çünkü her çocuk aynı değildir.
Kimi matematikte başarılıdır.
Kimi edebiyatta parlar.
Kimi spor sahalarında kendini gösterir.
Kimi sanatla büyür.
Kimi teknolojiye merak salar.
Kimi de el becerisiyle, üretkenliğiyle ve çalışkanlığıyla dikkat çeker. Hayat bize şunu öğretiyor.
Başarı tek renkten oluşmaz.
Her evladımızın içinde farklı bir kabiliyet, farklı bir istikamet vardır.
Bu sebeple sınavların yanında çocuklarımızın yıl içerisindeki gayretlerini, yeteneklerini ve gelişimlerini de daha fazla dikkate alan yöntemler üzerinde düşünmeye devam etmeliyiz.
Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığımızın çocuklarımızın çok yönlü gelişimine yönelik attığı adımları bu açıdan kıymetli buluyorum. İnanıyorum ki önümüzdeki yıllarda evlatlarımızın sadece test sonuçlarıyla değil, farklı yönleriyle de değerlendirildiği daha güçlü modeller ortaya çıkacaktır.
Üstelik çocuklarımız üzerindeki bu baskı yalnızca sınavlarla da sınırlı değil.
İşin bir başka tarafı da son yıllarda giderek yaygınlaşan mezuniyet törenleri meselesidir.
Anaokulundan mezuniyet, ilkokuldan mezuniyet, ortaokuldan mezuniyet derken neredeyse her yaş dönemini büyük organizasyonlarla kutlamaya başladık.
Çocuklarımız sevinsin elbette.
Hatıraları olsun.
Aileler bu güzel günleri fotoğraflarla ölümsüzleştirsin.
Buna kimsenin itirazı yok.
Ancak zaman zaman bu işin ölçüsünün kaçtığını da görüyoruz.
Bazı velilerimiz sırf çocukları üzülmesin diye bütçelerini zorluyor. Kıyafetler, fotoğraf çekimleri, organizasyonlar ve çeşitli harcamalar derken eğitim heyecanı yerini gösteriş yarışına bırakabiliyor.
Daha hayatın başındaki çocuklarımızı sade bir sevince değil, farkında olmadan bir tüketim kültürüne alıştırıyoruz.
Oysa okul, sadece bilgi verilen bir yer değildir. Aynı zamanda ölçünün, sadeliğin ve karakterin öğretildiği bir eğitim yuvası olduğuna inanıyorum.
Çocuklarımıza başarı kadar sadeliği de öğretmek zorundayız.
En unutulmaz mezuniyet, pahalı bir salonda yapılan tören değil, yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında "Bana iyi insan olmayı öğrettiler" dedirtebilmektedir.
Hayatın her alanında olduğu gibi eğitimde de ölçüyü kaybetmemeliyiz.
Çünkü çocuklarımızın ihtiyacı olan şey pahalı törenler değil, güçlü karakterlerdir.
Ben inanıyorum ki; bu milletin evlatları yalnızca sınavlarda işaretledikleri şıklarla değerlendirilemeyecek kadar kıymetlidir.
Kimi kalemiyle yükselecek.
Kimi sahada koşacak.
Kimi bir laboratuvarda yeni buluşlara imza atacak.
Kimi bir atölyede alın teriyle ülkesine değer katacaktır.
Bizim görevimiz çocuklarımızı yarıştırmak değil, onların içindeki cevheri ortaya çıkarmaktır.
Sınavlar bir gün biter.
Karneler çekmecelere kaldırılır.
Diplomalar duvarlara asılır.
Fakat evlatlarımızın yüreğinde bıraktığımız izler ömür boyu bizimle kalır.
Geliniz, çocuklarımızı sadece sınav sonuçlarıyla değil, hayalleriyle, kabiliyetleriyle ve güzel ahlaklarıyla değerlendirelim.
Çünkü bir milletin asıl gücü, yüksek puanlı öğrencilerinden önce, iyi yetişmiş, karakter sahibi, milli ve manevi değerlerine bağlı evlatlarından gelir.
Selam ve dualarımla