Kendi milletinin değerlerine tepeden bakmayı aydınlık sananlar, zamanla sadece toplumuna değil, kendi köklerine de yabancılaşır.

Değerli kardeşlerim,

Biz bu topraklarda gözümüzü açtığımızda, sağ kulağımıza okunan ezanla, sol kulağımıza okunan kametle birlikte ruhumuza edep, vefa ve adalet işlendi. Komşusunun inancını sorgulamayan, sofraya otururken mezhep hesabı yapmayan, acıyı da sevinci de ortak kader bilinciyle paylaşan bir medeniyetin çocukları olarak büyüdük. Bu milletin mayası kinle, kibirle ve ithal ideolojilerle değil, Anadolu’nun irfanıyla, merhametiyle ve hakkaniyet anlayışıyla yoğruldu.

Asırlardır bu topraklarda farklı meşreplerden, farklı inançlardan insanlar yan yana yaşadı. Aynı sokağın çocukları olduk, aynı yağmurun altında ıslandık, aynı bayrağın gölgesinde huzur bulduk. İşte bu yüzden bizim medeniyetimiz, insanları birbirine düşürmeyi değil, birlikte yaşama ahlakını büyüttü.

Fakat ne acıdır ki son yıllarda kültür ve sanat dünyasının vitrininde duran bazı isimlerin, bu millete karşı nasıl derin bir yabancılaşma yaşadıklarını ibretle izliyoruz. Yıllarca bu milletin alkışıyla büyüyen, bu milletin bilet parasıyla şöhret kazanan, ekranlarda ve sahnelerde yükselen bazı insanların, günün sonunda dönüp kendi toplumuna tepeden bakar hâle gelmesi gerçekten düşündürücüdür.

Son günlerde gündeme gelen bazı açıklamalar da bu rahatsızlığı yeniden büyüttü. Kurtlar Vadisi dizisindeki Zülfikar Ağa karakteriyle tanınan oyuncu Halil İbrahim Kalaycıoğlu’nun, bir programda İlyas Salman’ın kendisinin Sünni olduğunu öğrenince mesafeli davrandığını ve iş vermediğini ifade eden açıklamaları kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

Fakat toplum hafızası sadece bugünü değil, dün söylenenleri de hatırlıyor. İlyas Salman denilen sanatçı müsveddesi 2023 yılında katıldığı bir programda kullandığı “Ömer’in ve Osman’ın önünde eğilmem” şeklindeki ifadeler, toplumun geniş bir kesiminde ciddi bir kırgınlık oluşturmuştu. Çünkü mesele burada sadece tarihî bir tartışma değildir. Hz. Ömer ve Hz. Osman, bu milletin ortak vicdanında adaletin, hayânın, fedakârlığın ve devlet ahlakının sembolü olarak yer etmiş ayrıca Hazreti Peygamberimize yoldaşlık yapmış büyük şahsiyelerdir.

Her fırsatta bu toplumun değerlerine ve kutsallarına saldırmayı alışkanlık haline getiren insanların kullandığı bu hoyrat dil, elbette sıradan bir fikir açıklaması olarak görülemez. Çünkü bazı sözler vardır ki yalnızca ağızdan çıkmaz, aynı zamanda insanın içinde taşıdığı kırgınlığı, öfkeyi ve aidiyet problemini de ele verir.

Aslında problem tam da burada başlıyor.

Kendilerini fildişi kulelerinde konumlandırıp her fırsatta “özgürlük”, “ilericilik” ve “aydınlanma” nutukları atanların, perde arkasında nasıl bir mahalle baskısı kurdukları artık gizlenemiyor. İnsanları inançlarına, mezheplerine ve dünya görüşlerine göre tasnif eden, kendileri gibi düşünmeyen sanatçıları dışlamaya çalışan bir zihniyetin varlığı toplum vicdanını yaralıyor.

Üstelik mesele sadece kulislerde dönen ayak oyunlarıyla da sınırlı değil. Ekran karşısına geçtiklerinde “biz herkesi kucaklıyoruz” diyenlerin, iş kendi ideolojik reflekslerine geldiğinde nasıl keskin bir bağnazlığa savrulduklarını da görüyoruz.

İslam tarihinin, Türk-İslam medeniyetinin ve bu milletin ortak hafızasının en büyük adalet timsallerine karşı kullanılan küçümseyici dili gördükçe insan üzülmeden edemiyor. Çünkü bu aziz milletin gönlünde taht kurmuş Sahabe-i Kirâma yönelik hoyrat ifadeler kullanmak, sadece bireysel bir fikir açıklaması değildir. Bu tavır, toplumun inanç damarlarıyla ve tarihsel hafızasıyla bilinçli şekilde kavga etmektir.

Belki de tam burada merhum düşünür Nurettin Topçu’nun sözünü hatırlatmak gerekir;

“İnsan ait olduğu medeniyete düşman oldukça küçülür.”

Sormak gerekiyor…

Bir insan, ekmeğini yediği toprağa neden bu kadar yabancılaşır?

Neden bu kadar düşmanlık eder?

Havasını soluduğu, suyunu içtiği, alkışlarıyla büyüdüğü bir milletin değerlerine karşı neden böylesine öfkeli hâle gelir?

Bu tavrın adı özgürlük değildir. Bu, tam anlamıyla bir köksüzleşme halidir. Muhalif olmayı kendi milletine tepeden bakmak zannedenler, zamanla kendi toplumunun ruhundan kopuyor. Ezan sesine, mahallenin vicdanına, Anadolu insanının safiyetine yabancılaşıyor.

Oysa insanı ayakta tutan şey sadece yeteneği değildir. İnsanı asıl ayakta tutan şey, aidiyetidir, köküdür, hafızasıdır. Kendi toplumunun ruhuyla bağını koparanlar, ne kadar büyük ödüller alırsa alsın, ne kadar alkışlanırsa alkışlansın, eninde sonunda rüzgârın önünde savrulan kuru yapraklara dönerler. Çünkü kökünden kopan insanın, yarına bırakacağı sağlam bir izi de olmaz ve olamaz.

Peki biz ne yapacağız?

Öncelikle onların bizi çekmek istediği o öfke bataklığına düşmeyeceğiz. Çünkü bu tür figürlerin en büyük sermayesi toplumsal gerilimdir. Provokasyon üretirler, sonra gelen tepkiler üzerinden kendilerine mağduriyet hikâyesi yazarlar. Kendi çevrelerinden alkış toplarken, dışarıya da “baskı altındaki aydın” görüntüsü vermeye çalışırlar.

Biz bu bayat oyunlara gelmeyeceğiz.

En güçlü cevap bağırıp çağırmak değildir. En güzel cevap, lafla değil ortaya koyduğun eserle verilir.

İzlemeyerek, prim vermeyerek, gündemleştirmeyerek ve en önemlisi daha iyisini ortaya koyarak cevap vereceğiz. Çünkü görmezden gelinen kibir, zamanla kendi içine çöküp dağılır.

Ama asıl yapmamız gereken daha büyük bir iştir!

Biz yeniden kendi kültür dünyamızı inşa etmek zorundayız.

Kendi hikâyemizi anlatan filmler çekmek, bu milletin ruhunu taşıyan tiyatrolar yazmak, bu toprağın irfanını anlatan romanlar üretmek ve medeniyet şuuruna sahip sanatçılar yetiştirmek zorundayız. Çünkü kültür ve sanat alanını boş bıraktığınızda, orayı mutlaka başka bir zihniyet doldurur.

Bugün yapılması gereken şey öfkeye teslim olmak değil, daha güçlü bir medeniyet dili kurmaktır.

Onlar bizim büyük şahsiyetlerimize dil uzatırken, biz Hz. Ömer’in adaletini hayatımıza taşıyacağız. Onlar küçümsemeye devam ederken, biz Hz. Osman’ın hayasını, nezaketini ve cömertliğini çocuklarımıza anlatacağız. Sürekli karanlıktan şikâyet etmek yerine, kendi ışığımızı yakacağız. Bilgimizle, ahlakımızla ve sanatımızla yeniden söz sahibi olacağız.

Çünkü bu milletin mayasında irfan var. Merhamet var. Asırlardan süzülen bir medeniyet terbiyesi var.

Anadolu insanı sabırlıdır. Her şeyi görür, her şeyi not eder ve vakti geldiğinde hükmünü sessizce verir. Kendi medeniyetine düşmanlık edenler, gün gelir alkış bulsalar bile gönül bulamazlar. Ve gönülde karşılığı olmayan hiçbir şey uzun ömürlü değildir.

Biz köklerimize daha sıkı sarılacağız.

Dallarımızı göğe daha dik uzatacağız.

rakalım bazıları kendi karanlıklarının içinde kaybolsun.

Bu toprağın asil evlatları, adaletin, vefanın ve medeniyet şuurunun izinde yürümeye devam edecektir.

Çünkü gelecek, köklerini inkâr edenlerin değil, kökleriyle barışık olanların olacaktır.

Selam ve dua ile