Hz Ebu Bekir kimdir? Ebu Bekir sıddık kimdir? Hz. Ebu Bekir’in hayatı

Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in “sıddık” ünvanıyla şereflenen Hz Ebu Bekir kimdir? Ebu Bekir sıddık kimdir? Hz. Ebu Bekir’in hayatı…

Hz Ebu Bekir kimdir? Ebu Bekir sıddık kimdir? Hz. Ebu Bekir’in hayatı

İlk Müslüman olan ve dünyadayaken cennetle müjdelenen 10 sahabeden biri olan Hz. Ebu Bekir’in hayatı eşsiz bir sadakat ve iman timsalidir.

Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) asıl adı Abdullah olduğu veya Câhiliye devrinde Abdülkâbe olan isminin Hz.Peygamber (a.s.) tarafından İslâm’ı kabulünden sonra Abdullah olarak değiştirildiği rivâyet edilmiştir. Babası Ebû Kuhâfe Osman b. Âmir el-Kureşî et-Teymî olup Mekke’nin fethinden sonra, annesi Ümmü’l- Hayr Selma bint Sahr’dır ve Hz. Peygamber (a.s.) Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde İslâm’a davet faaliyetinde bulunduğu dönemde Müslüman olmuştur.

Bazı haberlerde yüz güzelliğine binaen veya annesi tarafından kendisine Atîk denildiği rivâyet edilmiştir. Ancak çoğunluğa göre Hz. Peygamber’in (a.s.): “Sen Allah’ın cehennemden azat ettiği (atîk) kimsesin”[104] demesi üzerine Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Atîk denmeye başlanmıştır.

İslam dininin Peygamber Efendimizden sonra ikinci büyük şahsiyeti Hz. Ebû Bekir’dir (r.a.). İslam dâvâsı uğrunda eşsiz bir fedakârlık örneği ve sadakat timsali olmuştur. Hayatı baştan sona ahlâk, fazilet ve yüce insanlık örnekleriyle doludur.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) henüz peygamberlik güneşinin dünyamızı aydınlatmadığı o vahşet devirlerinde bile, içi aydınlık bir şahsiyetti. Hayatında bir kere olsun cansız ve şuursuz, ne kendilerine, ne de başkasına fayda ve zarar veremeyen putlara tapma gibi bir bedbahtlığa düşmemişti. İçki, kumar gibi Cahiliye âdetlerine iltifat etmemiş, yaratılıştan yüksek ruhlu biriydi. Mekke'de herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan bir kimseydi. Zengindi, itibarlıydı. Ticaretle meşgul olurdu. Düşkünlere yardım etmeyi severdi.

Hz. Ebû Bekir ticaret sebebiyle çeşitli ülkelere gidip gelen, kültürlü ve araştıran biriydi. İçinde bulunduğu devrin insanî değerler bakımından tam bir çöküşhali yaşadığını biliyor ve hissediyordu.

MÜSLÜMAN OLUŞU

Hz. Ebû Bekir, ticaret maksadıyla gitmiş olduğu Yemen'de bulunduğu bir sırada. Mekke'deki bu son gelişmelerden habersizdi. Döndüğünde, Ebû Cehil ve Utbe bin Muayt olmak üzere, Kureyş ileri gelenleri hemen etrafını sardılar. Çünkü Hz. Muhammed'in en yakın arkadaşı o olduğunu biliyorlardı. Aslında, arada Ebû Bekir olmasaydı, Peygamberimizi susturmak için, çoktan kuvvete başvuracaklardı.

Hz. Ebû Bekir, "Hayrola," dedi. "Bir haber mi var? Ben yokken bir şeyler mi oldu?"
"Evet, hem de pek büyük bir haber var. Ebû Talib'in yetimi Muhammed, peygamberlik iddiasına kalkıştı."
"Bunu bizzat kendisi mi söyledi?"
"Evet, kendisi söylüyor ve durmadan putlarımızı kötüleyip duruyor."
"Demek kendisi söylüyor ha! Kendisi söylüyorsa doğrudur" dedi ve "Şimdi nerede olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu.
"Evinde" dediler.

Hemen kalkıp, doğruca Peygamberimizin yanına gitti. Bunu bir de kendiniden duymak istiyordu. Çünkü o biliyordu ki, Hz. Muhammed hayatında hiç yalan söylememişti. Bunun için halk kendisine "Muhammedü'l-Emîn" diyordu. Hz. Ebû Bekir heyecan içinde doğruca Peygamberimizin huzuruna gitti. Peygamberimiz kapıyı kendisine açtığında tebessüm ediyordu. Çünkü kendisine inanacak yegâne şahsın Ebû Bekir olacağından emindi:
"Ey Ebû Kâsım," dedi, "peygamberlik iddiasında bulunduğun doğru mu?"
"Evet, ey Ebû Bekir! Ben, sana ve bütün insanlara Alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. İnsanları bir ve tek olan Allah'a inanmaya, putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırıyorum."
Hz. Ebû Bekir bu dâvet üzerine bir an bile duraklamadan:
"Ben sehadet ederim ki, ey Muhammed, sen, bir olan Allah'ın elçisisin" dedi.
Böylece. Hz. Ebû Bekir, erkeklerden ilk Müslüman olma şerefine nail oldu.

CÖMERTLİĞİ VE TEBLİĞ ÇALIŞMALARI

Ebû Bekir'in (r.a.), Müslüman olduğunda kırk bin dirhem serveti vardı. Hepsini İslâm dâvâsına harcanmak üzere Peygamberimizin emrine verdi. Hz. Ebû Bekir bir yandan fikriyle, ikna ve ispat kabiliyetiyle İslâmı durmadan tebliğ ediyor, diğer taraftan da fakir Müslümanlara maddi yardımlarda bulunuyordu. Onun vasıtasıyla Mekke ileri gelenlerinin pek çoğu İslâma girme şerefine ermiştir.

Bu zatların bir kısmı şunlardır: Hz. Osman (r.a.), Talha bin Ubeydullâh (r.a.),Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.), Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Zübeyr bin Avvam (r.a.), Abdurrahman bin Avf (r.a.). Bu zatlar hayatta iken Cennetle müjdelenen on kişiden altısını teşkil etmektedir. Ayrıca Osman bin Maz'un (r.a.), Ebû Seleme (r.a.), Erkam bin Ebî Erkam da (r.a.), yine onun vasıtasıyla Islâmla şereflenenlerdendir.

Hz. Ebû Bekir'in yardım ve gayretleriyle Islâm dâvâsı, gün geçtikçe Mekke ufuklarındaki karanlıkları dağıtmağa başlamıştı. Her geçen gün yeni kimseler İlahî nûrun cazibesine kapılıyordu. Bu arada müşrikler de boş durmuyor, yeni Müslüman olanları vazgeçirmek için var güçleriyle çalışıyorlardı. İslam yayıldıkça tedbirlerini arttırıyorlar, söz ve alayla mâni olmaktan vazgeçip, maddi kuvvet kullanmaya başlıyorlardı. Müslüman olanları yakaladıkları yerde bayıltıncaya kadar dövüyor ve işkence ediyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in de gayretleriyle, Peygamberin yüce dâvâsına uyanların sayısı 38'i bulmuştu. Müslümanlar İmânlarını kuvvetlendirip, ibadetlerini rahatlıkla yapabilmek için, Hz. Erkam'ın evinde gizlice toplanmaya başlamışlardı.

Yine birgün, giriş çıkışı emniyetli olan bu evde toplanmışlardı. Aralarında Hz. Ebu Bekir de bulunuyordu. Tevhid dâvâsını müşriklere açıkça ilân etmek için Resulullahtan (a.s.m.) izin istemişlerdi. Resulullah, evvelâ henüz az olduklarını ifade buyurmuşsa da, Hz. Ebû Bekir'in de ısrarı üzerine, izin verdi. Hep birlikte Kâbe'ye gittiler. Ebû Bekir (r.a.) ayağa kalkıp, orada hazır bulunan müşriklere doğru dönerek konuşmaya başladı:

"Bir olan Allah'a hamd ederim. Allah'a îmân ebedi bir saâdettir. İnkâr ve puta tapmak ise pek kötü bir felakettir. Artık bu mânâsız Cahiliye âdetinden vazgeçin. Allah Resulünün davetine uyun" dedi.

Müşrikler önce bir şaşkınlık geçirdiler. Fakat, hemen ardından toparlanıp Müslümanların üzerine saldırdılar. Hz. Ebû Bekir'i yere yatırdılar, ellerine geçirdikleri şeylerle vurmaya başladılar. Azılı müşrik Utbe bin Rebia çivili ayakkabılarıyla yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı. Ebû Bekir'in yakınları yetişip
güçlükle kendisini kurtarabildiler. Hz. Ebû Bekir bayılmıştı. O gün akşama kadar baygın halde yattı. Gözlerini açtığında etrafına bakındı ve ilk sözü, "Resulullahtan ne haber?" oldu. O ölüm baygınlığı içindeyken bile Resulullahı soruyor, "Ona bir şey oldu mu?" diyordu. Annesinin, "Evlâdım bir şey yiyip içmez misin?" sorusuna yine aynı cevabı veriyordu: "Resulullah nerede? Onun durumu nasıl?" Annesi birşey bilmediğini söyleyince, "Anneciğim," dedi, "Hattab'ın kızı Ümmü Cemil'e git, Resulullahın ne halde olduğunu sor." Ümmü Cemil'in, Resulullahın iyi olduğu haberini getirmesine rağmen, gönlü tatmin olmuyordu. Mutlaka Peygamberimizin durumunu kendi gözleriyle görmek istiyordu. Onu görmeden bir şey yiyip içmemeye yemin etti. Bu haliyle bir yere gidemeyeceğini söylediler. Fakat, o, mutlaka gidip Resulullahı görmek istiyordu. Onu görmeden hiçbir şey kendisine huzur veremezdi. Etraf tenhalaşınca koluna girdiler, Erkam'ın evine götürdüler. Resulullahı görünce, "Anam babam sana fedâ olsun, ya Resulallah" deyip ağlamaya başladı. Resulullah da kendisini kucakladı, öptü. Onun bu hali rikkatine dokundu ve gözlerinden yaşlar aktı.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.) İLE HİCRET ARKADAŞLIĞI

Peygamberimiz, hicret gecesi Hz. Ali'yi kendi yatağında bırakıp, Hz. Ebû Bekir'le birlikte gizlice yola çıktılar. Sevr Dağına doğru ilerlemeye başladılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı. Peygamberimize bir zarar gelmesinden endişe ediyordu. Müşrikler kendilerini fark edip peşlerine düşebilirlerdi. Hz. Ebû Bekir kendisini iyice unutmuş, sadece Resulullahı düşünüyordu. Kâh önüne geçiyor, kâh arkasında kalıyor, kâh da sağ ve sol tarafına geçerek gelecek muhtemel saldınlara siper olmak istiyordu. Gecenin geç vakitlerinde Sevr Dağındaki mağaraya ulaştılar. Mağaranın içine hiç insan girmemişti. Haşerât doluydu. Önce Hz. Ebû Bekir mağaraya girdi. Etrafı kontrol etti ve elbisesinin parçalarıyla delikleri tıkadı. Kalan bir deliğe de ayağı gelecek şekilde oturdu. Resulullah da gelip, onun yanına oturdu. Mübarek başını mağara arkadaşının dizine dayayarak uyudu. Biraz sonra, Hz. Ebu Bekir, ayağında müthiş bir sızı hissetti. Acısından adeta ciğeri yandı. Ama onun fedakârlığının ölçüsüne bakın ki, Resulullahı uyandırmamak için yerinden hiç kıpırdamadı. Fakat acının tesiriyle gözlerinden yaş geldi. Resulullah, mübarek yüzüne düşen bu damlalarla uyandı.
"Ne oldu, ey Ebû Bekir?" dedi. Ebû Bekir,
"Anam babam sana feda olsun, ya Resulallah ayağımı bir şey soktu" dedi.
Maddi ve manevî dertlerin dermanı olan Resulullah, mübarek tükürüğünü ısırılan yere sürdüğü anda Hz. Ebû Bekir'in ağrısı sızısı hemen kesiliverdi. Bu büyük fedakârlık karşısında duygulanan Peygamberimiz, duygularını şöyle dile getirdi:
"Ey Allahım! Ebû Bekir'in derecesini Kıyamet Günü benimle beraber eyle."

Müşrikler Resulullahı yerinde bulamayınca öfkeden ne yapacaklarını şaşırdılar. Resulullahı bulup getirene büyük mükâfatlar vadettiler. Sabaha karşı, iyi iz sürücüler, Peygamber Efendimizi bulup getirmek üzere yollara düştüler. Nitekim izlerini bulmakta da gecikmediler. Hattâ izleri takip ederek mağaranın kapısına kadar geldiler. Müşriklerin ayak seslerini duyan Hz. Ebû Bekir heyecanlandı. Fakat Resulullah hiç metânetini bozmadı. Ebû Bekir'e, "Üzülme, ey Ebû Bekir," dedi. "Allah bizimle beraberdir. İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, kimse birşey yapamaz." Bu söz üzerine Ebû Bekir sakinleşti. Nitekim, müşrikler aralarında konuşurken mağara kapısında gördükleri örümcek ağı ve bir güvercin dolayısıyla mağaraya girmekten vaz geçip, oradan uzaklıştılar.

Kur'ân-ı Kerim, Tevbe Süresinin 40. âyetinde bu hadiseyi haber verirken, Hz. Ebû Bekir'in şânını da Kıyâmete kadar yüceltmiş oluyordu. Bu âyette, meâlen şöyle buyurulur:

"Ey mü'minler! Siz Allah'ın Resulüne yardım etmezseniz de, Allah ona yardım etmiştir. Kâfirler onu yurdundan çıkardıklarında, mağaradaki iki kişidenbiri olduğu halde o, yanındaki dostuna 'Uzülme, diyordu, 'Allah bizimle beraberdir.' Allah böylece onun üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, sizin görmediğiniz ordularla onu takviye etti ve kâfirlerin dâvâsını alçalttı. Yüce olan Allah'ın dâvâsıdır. Allah'ın kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmetledir."

Resulullah, sadakat ve fedakârlik timsali Hz. Ebû Bekir'le birlikte, düşman tehlikesinden emin olmak için mağarada üç gün kaldı. Bu sırada, Hz. Ebû Bekir'in kızı Esma kendilerine yiyecek getiriyor, oğlu Abdullah da haber ulaştırıyordu. Bütün bunlar gece karanlığında yapıyorlar, gün ışımadan da yanlarından ayrılıyorlardı. Üç gün sonra, mağaradan çıkıp İslâm tarihinde yepyeni bir devir açan "Hicret" için, Medine'nin yolunu tuttular. Tehlikeli ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye ulaştılar. Daha önce oraya hicret etmiş Müslümanlarla birlikte Medineli halk sokaklara dökülerek bu eşsiz misafirleri sevinç gözyaşları içinde bağrına bastı.

MİRAÇ HADİSESİNDEKİ TAVRI

Resûlullah bir gece Cebrail'le birlikte Mekke'den Mescid-i Aksa'ya, oradan da Allah'ın izniyle yüce âlemlere götürülmüş ve aynı gece dönmüştü. Ertesi gün bu eşsiz mûcizeyi müşriklere haber vermiş, fakat müşrikler inanmamışlardı. Hatta birtakım yeni Müslümanlara bile Mirac mûcizesinin kabulü ağır gelmişti. Bu Müslümanlar doğruca Hz. Ebû Bekir'e gittiler:

"Yakın ve samimi dostunun anlattıklarından haberin var mı?" dediler. "Bugece Mescid-i Aksa'ya gittiğini, orada namaz kıldığını, geçmiş peygamberlerle görüşüp göklere çıktığını ve döndüğünü anlatıyor."
Hz. Ebû Bekir sadece bir şeyden emin olmak istiyordu:
"Bunu o mu söylüyor? Siz bu anlattıklarınızı kendisinden mi duydunuz?"
"Evet," dediler, "kendisinden duyduk."
Hz. Ebû Bekir hiç tereddüt etmeden hemen şu cevabı verdi:
"O söylediyse mutlaka doğrudur. Ben ona ve Allah'tan getirdiği herşeye îmân etmişim."

Daha sonra hemen Peygamber Efendimizin yanına gidip, Miracı bizzat kendisinden dinlemek istedi. Resulullah bu büyük mûcizevi anlatinca, Hz. Ebu Bekir şöyle dedi:

"Yemin ederim ki, sen doğru söylüyorsun. Çünkü sen Allah'ın peygamberisin. Ben buna bir kere daha şehadet ederim."
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendisine iltifatta bulunarak, "Ey EbuBekir, sen zaten Siddiksın" buyurdu. Ve bundan böyle, bu ünvan, Kıyamete kadar şerefli bir vasıf olarak Hz. Ebû Bekir'in adıyla birlikte anılmaya başlandı.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN VEFATI

Resulullah ruhunu teslim ettiğinde, Ebû Bekir (r.a.) başka bir yerde idi, Halk toplanmış ağlaşıyordu. Ebû Bekir (r.a) haberi alip geldiğinde, kimseyle konuşmadan doğruca Resulullahın bulunduğu odaya girdi. Yüzündeki örtüyü kaldırdı, alnından öptü. Sonra da tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde şöyle dedi:
"Bizler Allah'ın kullarıyız ve Ona döneceğiz. Anam babam sana feda olsun. Sen sağ iken de güzeldin, ölü iken de güzelsin. Cenâb-ı Hak sana bu ölüm şiddetinden başka ikinci bir keder vermeyecektir. Takdir edilmiş olan bu ölüm geçidini ise, şimdi atlatmış bulunuyorsun."
Fakat ne garip ki, münafıklar Resulullahın ölümü sırasında bile nifaklarındanve bozgunculuklarından vaz geçmiyorlardı. "Muhammed Peygamber olsaydı ölmezdi" diyerek Müslümanların mâneviyatını sarsmaya çalışıyorlardı. Hz. Ömer bu söylentilere daha fazla dayanamayarak kılıcını sıyırdı ve, "Resulullah vefat etmemiştir! Kim böyle birşey söylerse, şu kılıcımla boynunu vururum" dedi.

Bu sırada Hz. Ebû Bekir geldi ve Hz. Ömer'in üzüntü içinde söylediği bu sözekarşılık şu mânâlı konuşmayı yaptı:
"Allah, daha hayatta iken Resulüne öleceğini haber vermişti. Evet, Resulullah (a.s.m.) ölmüştür. Bakî olan ancak Allah'a." Sonra da Âl-i İmrân Sûresinin şu meâldeki 144. âyetini okudu:
"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim gerisin geri dönerse, şunu iyi bilsin ki Allah'a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfâtını verecektir."

Devamla şunları söyledi:

"Allah'ın dini yaşayacaktır. Allah'ın dâvâsı tamamlanmıştır. Allah, dinine sarılıp onu yüceltmek için çalışanların yardımcısıdır. Elimizde Allah'ın kitabı vardır. O, bir nur ve şifadır. Allah, Resulünü doğru yola onunla iletmiştir. Allah'ın helâl ve haram kıldığı şeyler onun içindedir."

HALİFELİĞİ VE VEFATI

Hz. Ebû Bekir vefâtına kadar, toplu haldeki Kur'ân nüshasını yanında muhafaza etti. Vefatından sonra da Hz. Ömer, daha sonra ise Hz. Ömer'in kızı, aynı zamanda Peygamberimizin (a.s.m.) hanımı olan Hz. Hafsa'nın yanında kaldı."

Hz. Ebû Bekir Islâmiyeti, muhtaç gönüllere ulaştırmak için ordular hazırladı. Hz. Hâlid bin Velid kumandasındaki bir orduyu Irak içlerine gönderdi. Bu ordu zaferden zafere koşarak kısa zamanda Irak'ın mühim bir kısmını fethetti. Tevhid sancağını oraya dikti. Irak'ın fethinden sonra Hz. Hâlid bin Velid'i Şam'a gönderdi. Fakat Şam'ın fetih müjdesini alamadan bu fâni âleme gözlerini kapadı. Sıddik-ı Ekber vefat ettiğinde, tarih hicri 13. yılını gösteriyordu. Allah ondan razı olsun.

(Kaynak: Sahabîler Ansiklopedisi - S.39)

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2019, 15:42
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5