Algı yanılmalarına maruz kalarak ideoloji ve felsefe ile karışık bir şekilde sunulan bilimi kısaca “seküler bilim” olarak tanımlayacağız. Seküler bilim, yaratılışı tabiata ve sebeplere verir. Seküler bilim yaratılışı açıklarken “usturuplu ifadeler” kullanır.  Örneğin  “Açıkladık, nasıl olduğunu izah ettik” zan ve algısı oluşturur.  “Tabiât, tesadüf, mekanizma, kanun” gibi hariçte (zihin dışında) eşya üzerinde te’sir yapabilecek sebeplere bir isim verir. Anladık veya çözdük havası oluşturulur. 

Seküler bilim, fiilin sahibine (Allah) gerek yokmuş gibi ve failden/yaratıcıdan hiç bahsetmeden, “Şu, bu, o sebeplerden oluyor” der, dikkatleri sebeplere yöneltir. Bu ifade tarzı,  “Bu işi Allah yapmıyor” demekten çok daha te’sirli ve ikna edici olmaktadır.  Bu dolaylı ve üstü örtülü inkâr metodu açıkça “Tabiattaki işleyişe Allah karışmıyor” demekten çok daha aldatıcı olmaktadır.

Anlatımlarda maksada uygun bilimsel ve teknik terimler üretilmektedir.  “Bu eserlerin ve fiillerin sahibi kimdir?” sorusu daha önceden verilen mesajlarla susturulur. “Allah yoktur; varsa bile, evrenin (kâinatın) işleyişine etki ve müdahalesi yoktur.  O’na ihtiyaç ve zaruret de yoktur (!)  O’na inanmak için,  hiçbir mantıkî gerekçe ve aklî ve gözleme dayalı delil bulunmaz (!)”

Bu tür mesajlar  “alt ve arkadan” gizlice empoze edilir. Çünkü doğrudan, inkâr ve şirkin reklâm ve propagandası maksada uygun değildir. Çünkü bilimin ateizme alet edilmesi üstü örtülü gizli (kripto) yürütülen bir harekettir. Mesajlar,  fark ettirilmeden, doğrudan şuuraltına hitap eder. Bu yüzden de  kişide herhangi bir tepki ve itiraz, savunma ve cevap verme ihtiyacı doğmaz. Açıkça yapılan propaganda mukabil cepheyi oluşturacağından,    “münafıkane ve nifak perdesi altında” yürütülmesi maksada daha uygundur. 

Seküler bilim, “Allah’ın varlık – yokluğu ve kainattaki etkisi  bilimin konusu değildir” der, “Bilimsel olarak da ispatlanamaz; biz sadece deneye dayalı  gözlemsel olaylarla ilgileniyoruz” demek ister. Diğer yandan da Yaratıcı’nın olmadığını veya kâinatla münasebetinin söz konusu olmadığını anlatır;  Tanrının  madde ve kanunlara  etki  etmediğine ve kainatla nedensellik bağının olmadığına” dair sürekli propaganda içine girer.   

Seküler bilim bir yandan inanç ve dinden bağımsız hareket ettiğini söyler. Diğer yandan da keşif ve gözlemlerini, “ateizm”(küfür ve şirk) lehine tanzim eder. Samimi davranmaz. “Yaratıcı”ya, sadece evrenin başlangıcında (domino taşlarında ilk hareketi veren gibi) “İlk Neden” olarak küçük bir rol verir. 

“Seküler Bilim; artık evrenin ihtiyacı kalmadığı, şimdi âtıl ve gereksiz olan bu “İlk Neden Tanrısı”na, kerhen küçük bir rol verir. Bu İlk Neden Tanrısını bir süreliğine reddetmez görünür. İleride Bilim; evrenin başlangıcını da çözüp  “karanlık noktanın” aydınlanacağı mesajını vermek ister. Bu İlk Neden Tanrısı’na inanmak için de mantıkî bir zorunluluk ve   aklî bir gerekçe kalmayacak” der! 
Görüldüğü gibi, seküler bilim duruma göre“ alenî deist” davranır. Ama aslında   “gizli ateist” dir. Sıkışınca ise, “agnostistizme” kaçar. “Gözleyip – bilemediğimiz Tanrının varlık – yokluğu gibi meseleler Bilim’in konusu ve sahası değil” der.  

İnkârcılığın İç Yüzü

“Tanrı yok, varsa bile işleyişe karışmıyor”  derken bir taraftan da  asıl Fail ve Sani olan Canab-Hak  yerine başka failler ikame eder.  İma edilen şudur aslında: 

Bilimsel ifade, denklem ve formüllerinde Allah’ın bulunmadığı bir kâinat tasavvuru ortaya çıkmaktadır. Zaten evren kendi başına işleyebilmektedir. Tanrı olsa da zaten işleyişe karışmıyor. O yüzden O’na ihtiyaç da bulunmuyor. İnsanlar kanaatlerini pek sorgulamadığından bu kanaatler zamanla benimsenir. Kişi içine düştüğü “şirk” düşüncelerinin farkına bile varmaz.  

Modern inkarcılığın iç yüzünü en güzel anlatanlardan birisi de   yazar Ayhan Küflüoğlu’dur. Küflüoğlu,  bilim üzerindeki bu tasarrufu bir illüzyonistin, ya da hokkabazın el çabukluğuna benzetir.* Dikkatiniz belli bir yöne çekiliyor.  Asıl gerçek gözünüzden kaçırılıyor ve bir hipnoz uzmanının, dikkatimizi belli bir noktaya veya sese yönlendirmesi gibi dikkatlerimiz evrendeki bazı “Sebep ve maddî nesnelere” yönlendiriliyor. Her seferinde yapılmak istenen şey   Kâinatın gerçek sahibini görüş alanından kaçırmak ve gizlemektir 

Bu zihnen uyutulma sonucu, “Âlem nasıl Yaratıcısız ve  Sahipsiz olabilir!?” sorusu akla bile gelmez! Gelse de, merak edilmez. Merak edilse de; bilim (!) ona da “Failsiz, yani otomatik, yani kendi kendine, yani çeşitli madde ve sebep ve kuvvetlerin etkisi ve itme – çekmesiyle, yani çeşitli tabiî ve deterministik fizik – kimya kanun ve mekanizmalarıyla işleyen”  “Güya bilimsel”  açıklamalar sunar (!).

Bilim adına olmayanı olur gibi gösterme hokkabazlığının sonu gelmez. Sonraki aşamada;  sözde bilimsel cümle ve tasvirler kanalıyla, bilinçaltımıza gönderilen “subliminâl mesajlarla” bilinçaltımız kodlanır ve programlanır! Bu arada seküler bilim objektif ve dinden ve inançtan bağımsız hareket ettiğini sürekli vurgular. Bu yüzden de ülke ve milliyet, din ve inanç fark ettirmeden, her yerde fikirlerini kabul ettirir.  

Bilim Dinsizliğe Böyle Alet Ediliyor !

Bilim adına, eğitim adına yapılan bu tekrar ve telkinler; bu tür zihinsel bombardımana dünyaya gözümüzü açtığımızdan beri maruz kalmaktayız. Okullar ve ders kitapları yolu ile yapılan zihinsel manipülâsyon ve programlama işlemine medya da katılır. Özellikle dışarıdan transfer edilen belgeseller bunun en etkin araçlarından birisidir.
Materyalist ya da seküler bilim,  laboratuvarlarda denenmeye uygun olmayan ve dolayısıyla doğruluk veya yanlışlığı ölçümlere dayalı olarak belirlenemeyen bilgileri bilim-dışı ilan eder. Örneğin; Gözlem ve deneye dayalı fen bilimleri için pozitivizmi sosyal ve duygu temelli (psikoloji gibi) ve inanca dayalı bilimler (teoloji gibi) tatbik ederek işine geldiği gibi hareket eder. Ancak beş duyu ile idrak edemediğimiz manevî duygularla idrak ettiğimiz gerçekleri kabule yanaşmaz. 
Seküler bilimce yapılan yanlışlık bu kadarla sınırlı kalmaz. Beş duyu ve deneycilik (empirisizm ve bilhassa pozitivizm) yöntemlerinin bilgi edinme mekanizmalarından sadece birisi olduğunu nazarlardan saklar. Bilimsellik adına böylece ön yargı, hatta taassup içine girer.  Bilgiyi sadece maddede yansıyan miktarıyla sınırlar.   

Seküler bilimde Kâinattaki düzen ve ahenk inkâr edilmez. Ne varki, bu düzen ve ahengin tesadüf sonucu ortaya çıktığına inanmamız istenir. Bundan sonra inanmamızı istedikleri şey ise, sebepler arasındaki mekanik münasebetler ile kâinatın varlığını devam ettirdiği iddiasıdır. Bunun ne mânâya geldiğini kendileri de bilmez. Onlara göre, kendileri yaratılmış, âciz, câhil, fâni ve başıboş sebepler, hiç yoktan ortaya çıkan kanunlar aracılığıyla, etrafımızda görüp işittiğimiz o hârikulâde ahenk ve muvâzene (denge) içindeki sanat eserlerini icad etmektedirler. 

İlimden İrfana  Geçiş Yolu Böyle Kapatılıyor !

Seküler bilim, evren gözlem ve araştırmalarında “Kim?, Niçin? Niye?, Anlam ve amacı ne?” sorularını dışlar. Bu tür soruları spekülâtif kabul eder. Bunları, “Bilgi ve araştırma, delil ve gözlemin” değil; “felsefe ve inançların konusudur” der. 

Hâlbuki bilimin en temel amacı;  gözlem ve deneylere dayanarak, geçmiş ve gelecek hakkında bilgi ve bulgular elde etmektir.  Somut gördüklerinden, soyut kanun ve prensiplere ulaşmaktır.  Varlık ve işleyişten (teorinin öngördüğü); “Teoriye göre, evrende şöyle bir şey de olması gerekir” deyip, henüz göremediği o varlık ve boyutları keşfetmeye çalışmaktır.

Eğitim esasen bir kemalat yolculuğu ve insanın kendini ve kâinatı keşif yolculuğu halini alması gerekir. İnsan, var olan potansiyellerini ve fıtratını/kendisini keşfetmekle yükümlüdür. Çekirdekler misali kendisine lütfedilen latifelerini uyandırmak ve işletmek asli vazifesidir.  

Ne var ki materyalist bilim ve eğitim insanın asli ihtiyaçlarını ve fıtratını, ebede açılan duygularını görmezden gelir. İnsanın sonsuzluğu arzulayan duygularından bihaberdir.   

Bilgi mekanik boyuttan malumattan tek boyutlu açıklamaya bürününce ve indirgenince sadece sınav geçme aracı haline gelir. Öğrenilenler malumat boyutunda kalınca ilimden irfana ve marifete geçiş hattı kapanır. 
Bilimi maddî ve bir araç olarak görmenin sonucu bilim materyalizmin “malı” zannedilir. Eşyanın/varlığın sır ve hikmeti gizlenir. O yüzden okul kitaplarından başlamak üzere her türlü yazılı, sesli ve görüntülü yayın, bizi, “gafil” bir nazarla kâinata bakmaya şartlandırır.    

Seküler bilgi ile kazanılan materyalist bakış açısı var oluştaki harikalıkları, sanatı, düzeni ve hikmeti görmek istemez ve göstermez. Bilimi çevresine hükmedeceği bir araç olarak görür. Sonuçta, tabiatçı seküler eğitim,  inançsızlığın (deizm ve ateizm..) olduğu kadar ahlaksızlığın da bir kaynağı olur.  

Bir yazıya baktığımızda dikkatimizi harflere ve kâğıda değil, harflerin birleşmesinden ortaya çıkan manalara yöneltiriz. Yazılmış bir mektup gibi düşündüğümüz varlığın manası, ilahi isimlerin yansıma ve tecellileridir ve  “Bilimsel gerçekler” aslında Allah’ın  “Hak” ismine işaret eder.   

Tüm doğru bilimlerin kaynağı Allah’ın ‘Hakim’ ve ‘Alim’ isimleridir.  din ile bilim birbirinin muhalifi değil, birbirine destek veren ve birbirine güç veren iki taraftır.    

Halbuki materyalizme ve ateizme alet edilen bilim dikkatleri manaya değil, “harflere” yöneltmektedir. Bilimsellik kılıfına girerek, bilimsel açıklamalar adı altında algı yanılmaları yolu ile bilim inançsızlığa, özellikle ateizme alet edilmektedir.
Bu yüzden, günümüz biliminin materyalizmin sulta ve hegemonyasından kurtarılması ve bilimin özgür bir kimliğe kavuşturulması en önemli bir mesele halini almıştır. 

Yapılması gereken kast ve iradeyi, ilim ve kudreti ve hikmeti onlara göstermektir. İnkârın nasıl bir cehalet ürünü olduğunu ortaya koymaktır.   

*Küflüoğlu, Ayhan, Bilimsellik Felsefesi’nin dayattığı Aksiyomatik Öninançlar