“Her can, ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.”
(Ankebût, 29/57)

Bu ayet, ölümü bir son değil, bir dönüş olarak tanımlar. Dönüş; bir buluşma, bir görüşme, hasret giderme, hesaplaşma, yüzleşme, intikam alma, işte bu diyebilme, hakkını tescil ettirme, işte gördün mü doğrusu buydu anladın mı deme yeri… Dönülecek yere sorumluluğu olanlar, etkisi ve yetkisi olanlar getirilir hem de cebren! Yani tek yön, mecburi istikametle döndürülür insan. Ayette aynı zamanda tehditvari bir ton ayarlaması yok mu sizce de?

Fizyolojik gelişim zamanla çöküşe geçer. İştahlar, zevkler, şehvetler, hırslar, kinler, arsızlıklar, yolsuzluklar, kibirler zamanla söner, gücünü kaybeder hatta anlamsızlaşır. Bu engellenemez bir süreçtir. Nefis sahibiysen sonradan olma biyolojik özellikleri olan varlıksan istersen ABD nin başkanı ol; uçağın merdivenlerini çıkamaz hale gelirsin bir gün. Hatta istersen Çevik’likte Bir’ ol ülkenin gündemini salla, Dayı’lıkta Kara olup bin yıllık milatlar oluştur, tehdit et, arkana, önüne güven, tankına, tüfeğine güven; bir gün rütbeler gider, yoluna yürüyemez hale gelip nerden nereye diye hayıflanırsın.. Hatta adın bile bir haftada unutulur gider.

Ve daha ilginç olan insanın ölüm hissiyatını ilk önce kendisi hissedermiş biliyor musunuz? Ha şunu derseniz yok canım ben bir şey hissetmiyorum, ben de derim ki demek ki hücrelerinize, DNA larınıza daha döndürülme emrinin rüzgarı gelmemiş henüz.. Ama bekle; muhakkak sana da, bana da gelecek bir gün kaçış yok. Sahibin ve malikin olan Allahın; ‘’Rabbine dön’’ emri geldiğinde geri dönüş için dünyevi imkanlar fayda etmeyecektir. Hastanelerin olsa bile doktora yetişemeyecek, kendin doktor olsan bile kendine faydan olmayacaktır. Ne garip değil mi?

Yani insan, ömrün son demlerini hissettiğinde aslında asıl yurduna dönüş vakti geldiğini sezer. Asıl yurda doğru gitmeyi cazip kılacak olan şey ise; salih amelle, zikir ve dualarla, iyiliklerle donatılmış bir hayat sahibi dönüş yolu yakınlaştıkça ahirete yönelik olarak sadece tebessüm ederek bekler..

Bir Perde Açılır…

Hatta son demlerinde ahrette gideceği makam, mekan da ona ezeli ve ebedi bilgi sahibi tarafından bil vesile gösterilirmiş.. Olmaz diyenlere tavsiyem; son anında ölmek üzere olanları izlesinler de görsünler. Ben şahid oldum ki son anda kişiye manevi ekranların bir kısmı kesinlikle açılıyor…

Neyse…

Şairin dediği gibi: ‘’Öyle bir an ki perdeler kalkar perdeler iner, Azraile hoş geldin diyebilmekte hüner….’’ NFK

Hoş geldin diyebilmek için velayet mertebesinde (Allah ile dostluk makamında bir hayat) doldurulan bir hayat gerekli. Hayatı iman ve cihat perspektifinden gören bir göz gerekli….

Tasavvufta ömrün son dönemleri, "dünya elbisesinden sıyrılma, ahiret hayatına meylin artması, fiziki kuvvetlerin sonu, ruhu tatmin edecek işlere rağbetin artması" zamanı olarak görülür. Belirtileri arasında:

  • Zühd hâli (dünyaya karşı azalan ilgi) nefsi tatminden uzaklaşma ve nefsin taleplerine uymanın verdiği pişmanlıkları kabullenme ve ondan bilinçli uzaklaşma.
  • İç dinginlik, teslimiyet, dünyadan ayrılmayı kabullenme,
  • Aşkınlaşma (madde ve dünya ile değil, ilahi olanla bağ kurma arzusu) dünyanın geçiciliğini kabullenip baki hayata özlem duyma hali.
  • Kalbin incelmesi, gözün yaşarması, sözün duaya dönüşmesi, yaşlandıkça merhamet duygularının artması, kabalıkların azalması, geçmişe pişmanlık, derin tefekkür ve sükut hali, olaylara daha makul ve daha anlayışlı olma hallerinin artması.

Hz. Peygamber (s.a.v):"Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışan kişidir..." buyurmaktadır. Akıllı olmanın alameti; uzun vadede getirisi garantili ve yüksek olanı seçmektir.
(Tirmizî, Kıyamet 25)

Bu hadis, “kemal” hâlinin aslında ömrün sonuna yaklaştıkça nefsin taleplerini öne alan değil, ibadet, dua, iyilik, merhamet gibi ruhu kuvvetlendirecek baki eylemlere yönelişin mümkün olduğunu anlatır.

İnsan aslında iç alemine dönüp muhasebesini yaptığında ömrünün son demlerine geldiğini bir bakıma hisseder, anlar bakar ki dünya ona arkasını dönmüştür artık. Bunların en net emaresi ise artık iştahla yiyemez, içemez yediklerinden zevk alamaz, yiyip içtikleri ona ızdırap vermeye başlar, bedeni zayıflar, mecali kesilir ama insan tüm bunları bedenin zayıflığıyla değil, kalbin uyanıklığıyla farkeder. Beden ruhu taşıyamaz hale gelmiştir. Ruh özlediği asli vatanına doğru yol almaya başlamıştır ve yol uzundur.

  • Akıl ve dil susar, kalp ve vicdan konuşmaya başlar.
  • Zihin dünyevi hesap yapmaktan vazgeçer, ruh baki alemde hesap vermeye hazırlanır, endişe eder.
  • Mal, mülk, kariyer anlamsızlaşır; rütbeler, yetkiler, afralar tafralar, kibirler emir yağdıran cümleler biter yavaş yavaş, geriye; “Ben kimdim, ne yaptım, niye yaptım, neden yanlışlarda ısrar ettim, başkalarını memnun etmek için yaptığım hataların dünyevi zevki onlara uhrevi hesabı ve azabı bana kaldı ve ben şimdi hesaplaşmada ne yapacağım?” gibi ruhları daraltan sorular ve bilinmeyen cevapları kalır.
  • Kimsenin hatırına ilahi yasaları çiğneyerek cehenneme girmeye aday olmanın ne büyük bir bedbahtsızlık olduğunu fark eder ama geçmişi tazmin nasıl mümkün olacak?
  • Uzun yolun ve büyük hesabın korkusu tamiri mümkün olmayan travmalara yol açacaktır.

Ve bu farkındalık hem bir tedirginlik, hem bir korku hem de boynu bükük olarak yaratıcıdan yüzü kızararakta olsa yardım dilenme, bir merhamet beklentisi, ilahi huzura bir hazırlık hâlidir. Çünkü “ölüm”; Allah’a vuslat için kesin ve garantili bir dönüştür.

O’nu tanıyan, O’nun emrine muti olarak yaşayan için korku değil, bir kavuşma anıdır. Allahın inanan Müslümanlara olan cennet ve huzur vaadiyle buluşma zamanı, tehdit ettiği cehennem vaidinden (tehdidinden) emin olarak korunma için boyun bükme zamanıdır bir bakıma…

Son Demler İçin Bir Dua…

"Ya Rabbi…
Ömrümün güneşi batıya doğru eğildi.
Ayaklarım daha yavaş, kalbim daha derin atıyor artık.
Her nefeste, Sana biraz daha yaklaştığımı hissediyorum.
Beden yoruldu, ama katından bir ruhunla dirilmek istiyor."

"Ya Erhamerrahimin…
Beni ben yapan her şeyi, Senin uğruna eksiltmek istiyorum.
Malı, mevkîyi, sözü, sesi…
Al hepsini; ama merhametini eksik etme üzerimden.
Çünkü artık dünyayı sevmek değil,
Senden razı olunduğunu duymak istiyorum."

"Ya Latîf…
Hayatın içinde gizli nice inceliklerini bazen göremedim.
Bazen unuttum, bazen gaflete daldım.
Beni affet!
Çünkü Sen affetmedikçe, bu yolculuk bitmiş sayılmaz."

"Ya Hâdi…
Aklım ve bilgimle yollara düştüm, Aklımdan istedim delalet, aklım bana gösterdi dalalet Kalbim seni aradı, Gaflette kaldı çabalarım Hakikati aradım, aradığımı sandım
Ama artık biliyorum:
Arayan ben değilmişim,
Arattıran Senmişsin.
Kalbimi Sana döndür,
Zihnimi karanlık düşüncelerden arındır.
Niyetimi, son nefesime kadar temizle."

"Ya Gafûr, Ya Rahîm…
Eğer bu kalp bir gün duracaksa,
Son vuruşu “Lâ ilâhe illallah” ile olsun.
Son sözüm, son bakışım, son nefesim,
Senin rahmetine baksın.
Rahmeti ilahine aksın…

“Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet ver. Şüphesiz lütfu bol olan Sensin.”
(Âl-i İmrân, 3/8)