Dünyanın ağırlık merkezi sessiz ama derinden yer değiştirirken, bu tarihi dönüşümün tam merkezinde artık tartışmasız bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti nasıl yer alıyor? Kurulduğu günden bu yana dış politikasında dengeyi esas alan Ankara, artık yalnızca Batı ittifakının güney kanadını koruyan bir sınır ülkesi olmaktan çıkarak, çok katmanlı küresel bir güce ve oyun kurucuya nasıl dönüştü?

İşte Turan Kışlakçı'nın o derin analizi:

  • Ankara’dan Yükselen Yeni Dünya Düzeni

Uluslararası siyasette bazı zirveler vardır; alınan kararlarla değil, verdikleri mesajlarla tarihe geçer. Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de bunlardan biridir. Bu zirve, yalnızca NATO’nun geleceğinin tartışıldığı bir toplantı değil; Soğuk Savaş sonrası kurulan küresel düzenin artık son sınırlarına ulaştığını ve yeni güç haritasının şekillenmeye başladığını ilan eden tarihî bir dönüm noktasıdır. Dünyanın ağırlık merkezi sessiz ama derin bir şekilde yer değiştirirken, bu değişimin merkezindeki ülkelerden biri artık tartışmasız biçimde Türkiye’dir…

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren dış politikasında daima dengeyi esas alan bir çizgi izledi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan ekonomik sıkıntılar, Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki talepleri ile değişen güvenlik ortamı Ankara’yı yeni bir tercih yapmak zorunda bıraktı. Kore Savaşı’na asker gönderen Türkiye, ardından NATO üyeliğiyle Batı güvenlik sisteminin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Balkan Paktı, Bağdat Paktı ve CENTO gibi ittifaklar da bu dönemin güvenlik mimarisinin uzantılarıydı.

Başakşehir'de Direniş Meydanı 250. Gününde...
Başakşehir'de Direniş Meydanı 250. Gününde...
İçeriği Görüntüle

Fakat Türkiye hiçbir zaman yalnızca bir ittifak ülkesi olmadı. Aynı süreçte uzun süre mesafeli durduğu komşularıyla ve bir zamanlar ortak tarih ve medeniyet paylaştığı coğrafyalarla yeniden bağ kurmaya başladı. Böylece dış politika sadece güvenlik eksenli değil; tarih, kültür, ekonomi ve medeniyet perspektifiyle yeniden şekillendi…

Bugün ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir. Türkiye aynı anda NATO’nun en güçlü ordularından birine sahip Batılı bir güvenlik aktörü, Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurucu güçlerinden biri ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın en etkili ülkelerinden biridir. Bunun yanında Afrika’dan Latin Amerika’ya, Balkanlar’dan Asya-Pasifik’e kadar uzanan geniş bir diplomatik ağ kurmuş durumdadır. Dünyada bu kadar farklı jeopolitik havzaları aynı anda birbirine bağlayabilen başka çok az ülke bulunmaktadır.

Bu noktaya gelmek için ise dünya düzeninin geçirdiği büyük dönüşümü hatırlamak gerekir. 1945 yılı yalnızca İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği tarih değildir; aynı zamanda modern uluslararası sistemin yeniden kurulduğu yıldır. Üç yüz yıl boyunca dünya siyasetinin merkezi olan Avrupa, savaşın ardından yıkılmış; küresel ağırlık Atlantik’in ötesindeki Amerika Birleşik Devletleri ile Avrasya’nın doğusundaki Sovyetler Birliği’ne kaymıştır. Böylece uluslararası rekabet, yalnızca devletlerin çıkar çatışması olmaktan çıkmış; liberal kapitalizm ile sosyalist komünizm arasında iki farklı dünya tasavvurunun mücadelesine dönüşmüştür.

Ancak bu dönüşüm sadece iki kutuplu sistemden ibaret değildi. Aynı yıllarda sömürge imparatorlukları çözülmeye başladı. Hindistan’dan Endonezya’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar onlarca yeni devlet bağımsızlığını kazandı. Soğuk Savaş, yalnızca Washington ile Moskova arasında yaşanan bir rekabet değil; aynı zamanda yeni bağımsız olan ülkelerin hangi dünya düzenine dahil olacağı üzerine yürütülen küresel bir mücadeleydi.

Bu mücadeleyi kurumsallaştıran en önemli yapı NATO oldu. Buna karşılık Sovyetler Birliği Varşova Paktı’nı kurdu. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Varşova Paktı tarihe karışırken NATO yaşamaya devam etti. Hatta Balkanlar’dan Afganistan’a, Libya’dan Karadeniz’e kadar sürekli yeni görev alanları üstlendi.

Fakat bugün NATO da yeni bir kırılma eşiğinde bulunuyor. Artık tehdit tanımları değişmiştir. Klasik kara savaşlarının yerini siber güvenlik, yapay zekâ, uzay teknolojileri, kritik altyapılar, enerji koridorları, veri güvenliği ve hibrit savaşlar almıştır. NATO’nun Ankara Zirvesi tam da bu nedenle yalnızca yeni savunma planlarının görüşüldüğü bir toplantı değil; “NATO 3.0” olarak adlandırılabilecek yeni bir güvenlik paradigmasının başlangıcıdır.

Bu zirvenin en dikkat çekici yönü ise ABD’nin küresel stratejisindeki değişimi göstermesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere küresel liderliği nasıl kademeli biçimde Amerika’ya devrettiyse, bugün de ABD tek başına dünyanın her bölgesini yönetme kapasitesinin sınırlarına geldiğini kabul ediyor. Washington artık doğrudan müdahale eden tek hegemon olmak yerine, belirli bölgelerde güçlü müttefikler üzerinden yeni bir güvenlik sistemi kurmaya yöneliyor.

Başka bir ifadeyle dünya tek kutuplu Amerikan düzeninden çok katmanlı bölgesel güçler düzenine geçiyor. İşte Türkiye’nin önemi tam burada ortaya çıkıyor. Ankara artık yalnızca NATO’nun güney kanadını koruyan bir sınır ülkesi değildir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Körfez’e, Afrika Boynuzu’ndan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada güvenlik üreten, kriz çözen ve diplomatik inisiyatif geliştiren merkez ülkedir. Savunma sanayiindeki büyük atılım, enerji koridorları üzerindeki konumu, tahıl koridorundan esir takasına kadar yürüttüğü diplomasi ve bölgesel krizlerde üstlendiği arabuluculuk rolü bu yeni statünün temel taşlarını oluşturmaktadır.

Bu nedenle Ankara Zirvesi yalnızca NATO’nun toplantısı değildir. Aynı zamanda Ortadoğu başta olmak üzere geniş bir bölgede Türkiye merkezli yeni güvenlik mimarisinin uluslararası düzeyde kabul gördüğünün işaretlerinden biridir. ABD’nin, Avrupa’nın ve diğer büyük aktörlerin bölgesel güç paylaşımı konusunda oluşan yeni mutabakatı da bu çerçevede okunmalıdır.

Elbette bu durum “tek başına Türkiye’nin egemen olduğu kocaman bir bölge” anlamına gelmiyor. Daha gerçekçi olan, çok kutuplu dünyada Türkiye’nin vazgeçilmez bir denge kurucu ve düzen inşa edici aktör olarak öne çıkmasıdır. Ankara’nın etkisi, yalnızca askerî kapasitesinden değil; aynı zamanda tarihî hafızasından, diplomatik tecrübesinden ve medeniyet birikiminden kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı NATO Zirvesi, Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi, İslam dünyasının toplantıları ve COP31 gibi uluslararası organizasyonlar birbirinden bağımsız etkinlikler olarak görülmemelidir. Bunların her biri, yeni dünya düzeninin düğüm noktalarının giderek Ankara’da birleştiğini göstermektedir. Dünyanın gözü bugün Türkiye’dedir. Çünkü artık yalnızca krizler Ankara’da konuşulmuyor; geleceğin güvenlik mimarisi, enerji hatları, teknoloji rekabeti ve diplomatik denklemleri de bu coğrafyada şekilleniyor. Türkiye, Batı ile Doğu, Kuzey ile Güney arasında köprü olmanın ötesine geçerek yeni uluslararası düzenin kurucu aktörlerinden biri olma iddiasını güçlendiriyor.

Belki de Ankara Zirvesi’nin en önemli mesajı budur: Yirmi birinci yüzyılın yeni jeopolitiği artık yalnızca Atlantik’te değil; Anadolu’nun kalbinde de yazılıyor. Bu nedenle Türkiye, sadece zirvelere ev sahipliği yapan bir ülke değil; geleceğin jeopolitik haritasına yön veren merkez ülkelerden biri hâline geliyor. Geleceğin mührü, bugün Ankara’da vuruluyor…