Konuşmalarını; İttihat Terakki’nin “Kahrolsun istibdat, kahrolsun zulüm! Yaşasın hürriyet, adalet, müsavat ve meşveret!” sloganıyla bitiren siyasetçiler 'İttihad ve Terakki Cemiyetini ne kadar tanıyorlar? Ya da çok  iyi tanıyor ve aynı yolu mu deniyorlar? Aynı yöntemleri seçmeleri tesadüf mü? Aynı kaynaklardan besleniyorlar demek abartı mı olur?

DÜŞMAN OLDUKLARI ADAM 2.ABDÜLHAMİD HAN

Osmanlı İmparatorluğu'nun en zor dönemlerinde 33 yıl tahtta kalan Sultan 2. Abdülhamid.

23 Aralık 1876'da Osmanlı Devleti'nin ilk anayasası olan "Kanun-i Esasi" ilan edildi.

Bağdat ve Hicaz demiryolları inşa edildi

2. Abdülhamid hiçbir devletle devamlı olabilecek anlaşmaya girmedi, büyük devletleri mümkün olduğu kadar birbirlerinden ayırabilmek için çeşitli diplomatik faaliyetlere girişti.

2. Abdülhamid ; Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere din alimleri göndererek İslamiyet'in oralarda da yayılması için çalıştı ve sömürgeci devletlere karşı mücadele etti.

Sultan 2. Abdülhamid'in direttiği ve kısmen başarıya ulaştığı önemli konulardan biri de Filistin meselesi idi. Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak isteyen Siyonistler, 2. Abdülhamid'e başvurarak, devletin dış borçlarını temizleyeceklerini bildirdi. Sultan, tekliflerini kabul etmediği gibi Yahudilerin çeşitli yollarla Filistin'e gelip yerleşmelerine engel olacak bazı önlemler de aldı.

Uzun süre vezir rütbesiyle Şûrâ-yı Devlet üyeliği adı altında  Şerîf Hüseyin İstabul'da tutuldu.

Balkanlar'da yaşanan olaylar sonrası Türk subayları, Padişahı Kanun-i Esasi'yi ilan etmeye zorladı. 2. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908'de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. Ardından çok hızlı bir çözülme süreci başladı.

2. Abdülhamid, kendisine sadık olan Birinci Ordu ile Hareket Ordusu'na karşı konulması için yapılan teklifleri kabul etmedi ve Müslümanların halifesi olarak Müslüman'ı Müslüman'a kırdıramayacağını söyledi.

İTTIHHAT VE TERAKKİ HAKİMYETİ SIRASINDA YAŞANANLAR

•Trablusgarp Savaşı,  

' Paşalık Payesi' verilerek Şerif Hüseyin Mekke Emiri olarak gönderilmesi,

• Balkanlardaki bölünmelerin yanlış politikalardan ötürü artması,

•Balkan Savaşları,

•Beyrut ve Şam 'da yürütülen  yanlış politikalar ve Serif Huseyin'in Arap Milliyetçiliği yaparak Ortadoğu'da ayrılıkçı haraketleri kışkırtmasına  sebep oldu. Cemal Paşa’nın Ağustos 1915 ve Mayıs 1916’da Beyrut ve Şam’da devlete ihanetle suçladığı bazı Araplar’ı idam ettirmesiyle oluşan gergin ortamı değerlendiren Şerîf Hüseyin Haziran 1916’da Mekke’de isyanı başlattı ve 27 Haziran tarihli bildirisinde İttihat ve Terakkî yönetimini dinsizlikle suçlayıp isyanını meşrulaştırmaya çalıştı.

•Birinci Dünya Savaşı.

MASADA BİRDEN ÇOK FİKİR

İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devletinin dağılmasını önlemek için  karşı çıktığı fikirler dahil değişik fikirleri şifa reçetesi olarak sunmaya çalıştı. Sultan Abdülhamit ve İslam Birliği fikri dahil.

Trablusgarp Harbi'nden Sonra:

Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tek çare olarak İttihad-ı İslam projesini devreye soktu.

Balkan Şalvarları Esnasında:

Osmanlıcılık veya Pan-Osmanizm?düşüncesini ?İttihad-ı Anasır? (Irkların Birliği) şekliyle benimsedi ve Cemiyet içinde ve devlet yönetimindeki uygulamalarında bunu gerçekleştirmeye çalıştı.

Balkan Savaşlarından Sonra:

İttihatçılar, Türkçülük fikrini parti programlarına aldılar ve 1913-1918 yılları arasında iç ve dış politikalarında adetâ bir devlet politikası olarak uyguladılar.

Konuşmasını İttihat Terakki’nin “Kahrolsun istibdat, kahrolsun zulüm! Yaşasın hürriyet, adalet, müsavat ve meşveret!” sloganıyla bitiren siyasetçilere yeniden tarih okuma bilinci nasıl verilir bilmem ama bir an önce bu egitim zorunlu hale getirilmelidir derim.

Ünlü filozof Jean-Jacques Rousseau, “Tarih; okuyana, kendi gözünün görme derecesine göre yol gösteren bir kılavuzdur.” der.

Bu topraklar da hiç bir örgüt devletlerden bağımsız düşünülemez. Hele hele dış güçler ve onlara yakın duran yerli görünümlü satılmış istihbarat örgütlerinden asla.

 İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ 1889-1918

Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti, 1889-1918 döneminde birbirinden çok farklı organizasyonlar şeklinde faaliyet göstermiştir.

Devletin düştüğü duruma isyanı şeklinde gelişen Jön Türk hareketi - İttihat Terakki özünde  dış güçlerin desteği ve dışa bağımlılığı(İngiliz Mandası) kurtuluş reçetesi olarak görmüş. 

Dış güçlerin büyük desteği ve  Osmanlı derin devletinin eliyle kurulmuş ve gelişimine izin verilmiştir.

Her isyanda olduğu gibi, eylemcilik ana fikri etrafında toplanan bu hareketin oluşumunda ve tepkilerinde sürekli bir mantık aramak, gerçeklerle biraz çelişir. Çünkü yaşadıkları çağda her şey süratle aleyhlerine gelişen, kendilerini devletin sahibi gibi gören Avrupa kökenli yetişen lider kadronun , etraflarına topladıkları, bir şeyler yapmalı fikriyle yanıp tutuşan Anadolu'nun garip çocuklarından oluşan bir neslin marjinal fikirlere kapılmaları ve bazı yanlışlar yapmaları kaçınılmazdır. Ama lider kadro kendilerinde olmayan şu duyguyu aşılamıştır. " özünde, vatan için her şeyden vazgeçme ve her şeyi yapabilme ."

Bunu sadece legal yollarla yapılabileceğini zannetmek zaten derin yapılarca kurulup desteklenen örgütlerin tarihiyle çelişkiye düşmek anlamına gelmektedir. İttihatçı basın, bu isyanın bir haykırışı olarak ortaya çıktığını savunmuş , kitleleri bu yolla aydınlatıp ayaklandırabiliriz şeklinde, Batılı bir romantik anlayışla sistemi ele geçirmeye çalışmışlardır. İttihatçı kadronun istediği gibi gitmeyince sonunda tarihteki bütün gizli örgütler örneğinde olduğu gibi kuvvete dayalı bir iktidar değişmesi gerekliliği gerçeğini kabul etmekten başka çareleri kalmamıştır.

Basına verdikleri önemin en önemli sebeplerinden biri de mecburen bulunmak zorunda kaldıkları Batılı ülkelerde basının etkisini görmeleri, bir de bu yayınlardan sürekli rahatsız olan Sultan II. Abdülhamid’in buna karşı olan önlemleridir. Bu dönem Osmanlı’sında halkın öncelikleri çok farklıdır.Bilhassa ekonomik bozukluk İslamiyet’in ve vatanın yok olma tehlikesi ve bu kutsal değerleri kaybetme korkusu büyük bir psikolojik travma yaratmış ve ilahi bir gücün Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırması beklenmiştir. İşte Jön Türklere oranla bu gerçekçi durumu daha iyi kavrayan sultan, halifeliği ve İslamiyet’i neredeyse tarihte hiçbir sultanın önemsemediği kadar bir gerçeklik kabul ederek bunun üzerinde yoğunlaşmış ve zaman zaman da başarılı sonuçlar almıştır.Bu durum İttihatçı kadroları rahatsız etmiş baskıcı, demokrasi karşıtı,devletin malını hiç ediyor gibi söylemler ile sultan Abdülhamit Han hakkında aleyhte propaganda yürütmüşlerdir.

Önce gizli cemiyet olarak kurulan, ikinci Meşrûtiyetin ilânından sonra siyâsî fırka hâlini aldı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın dağılmakta olan Osmanlı Devleti’ni toparlaması, güçlendirip ilerletmesi; başta İngiltere olmak üzere batılı devletleri yeni plânlar hazırlamağa, Abdülhamîd Han’ı tahttan uzaklaştırmak için teşebbüslerde bulundurmaya sevketti. Bunun için Osmanlı hâkimiyeti altında asırlardır huzur, refah ve güven içinde yaşayan gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurları devlete karşı defalarca kışkırttılar. Avrupa’da meydana gelen ilmî ve teknik gelişmeleri öğrenmek ve tâkib etmekle vazîfeli gönderilen, fakat Osmanlı Devleti’nin birliğini bozmaya yönelik Avrupaî fikirlerin etkisinde kalan kimseler de Avrupa devletleriyle elbirliği ettiler. Gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurlarla, sözde okumuş aydın kimseler, millet ve devlet düşmanlarının kurdukları tuzakların farkına varan ve karşı tedbirler alan sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmek ve bu suretle gayelerine ulaşmak için yurt içinde ve yurt dışında çeşitli gizli cemiyetler kurdular. Çıkardıkları gazetelerle Osmanlı Devleti’nin ve sultan Abdülhamîd Han’ın aleyhinde neşriyat yaptılar

Sultan Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmeyi gaye edinerek kurulan cemiyet, Sultan Abdülhamîd Han’a karşı kişi ve çevrelerle kurduğu münâsebetler netîcesinde tanınmaya başladı; yurt içinde ve dışında şubeler kurarak teşkilâtlandı.

Tıbbiye, harbiye, mülkiye gibi yüksek okullarda gizli kollar ve komiteler teşkil eden cemiyetin yurt içindeki varlığı, 1895 yılındaki ermeni olayları sebebiyle duyuldu.

Sultan Abdülhamîd Han’ı tahttan indirme gayesini güden, ihtilâlci bir hüviyete sâhib olan ve kurucularının ekseriyetinin mason olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke içinde veya dışında aynı gaye ile kurulan cemiyetleri kendine çekerek kaynaştırmayı başardı. Cemiyet, silâhlı kuvvetler çevresinde hızla yayıldı. Asker ve sivil üyeleri fazlalaşarak ihtilâlci bir güç meydana geldi.

Derviş Vahdeti isminde bir kimse tarafından “Din elden gidiyor” “Şeriat isteriz” gibi sloganlarla kışkırtılan avcı taburları tarafından çıkartıldığı tesbit edilen 31 Mart Vak’ası üzerine İttihâd ve Terakkî tarafından, Selanik’ten Bulgar, Sırb, Yunan, Arnavud yağmacılarının da bulunduğu hareket ordusu İstanbul’a getirildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Selanik’ten gelen hareket ordusuna karşı koymak isteyen kendisine sâdık kumandanlara, çarpışılmaması, müslüman kanı dökülmemesi için sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki talimli asker ve sâdık subaylar, gelen hareket ordusunu darmadağınık edebilirdi. Fakat Sultan, kardeş kanının dökülmesini istemedi.

İttihâd ve Terakkî’nin önderliğinde İstanbul’a giren hareket ordusu kumandanları, doğru Yıldız Sarayı’na geldiler. Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigârları ve dünyânın en zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağma ettiler. Pâdişâh’ın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, İttihâd ve Terakkî ileri gelenlerince tahttan indirildi, yerine kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşâd getirildi.

İttihâd ve Terakkî ileri gelenleri, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı lekeliyecek bir suç bulamadılar. Milletin, hükümdarı saydığını görerek öldürmeye de cesaret edemediler. Hemen o gece, kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle Selânik’e götürdüler. Oradaki Alâtini köşküne habs ettiler. Bu olaylar sırasında Hüseyin Hilmi Paşa istifa edip Tevfik Paşa sadrâzam oldu. 31 Mart Vak’asından bir gün sonra Adana’da ermeni ihtilâli oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldıran ermeniler; İttihâd ve Terakkî’nin seyirci kaldığı hâdiselerde 1850 müslüman-Türk’ü öldürdüler.

Başlangıçta devletin anayasal bir düzene kavuşmasını amaçlayan gizli bir dernek olarak kurulan örgüt; anayasanın kabul edilip İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra iktidarı denetleyen bir siyasi parti (İttihat ve Terakki Fırkası) halini almış; 1912 yılında ise iktidar partisi olmuştur. Üyeleri İttihatçılar olarak anılır.

Ünlü filozof Jean-Jacques Rousseau, “Tarih; okuyana, kendi gözünün görme derecesine göre yol gösteren bir kılavuzdur.” der