Nazilli’nin kenar mahallesinde başlayan bir hayat, büyükşehir belediye başkanlığına uzandı. Çalışma hayatına sanayide başladı, patronun sekreteri olarak girdiği kapıdan, aile içi engellere rağmen evlilikle devam eden bir hikâyeye adım attı. Ardından Amerika yılları, çocuklar, yumuşayan aile bağları…
Bu hikâye, bugün siyasetin gündeminde. Ancak asıl mesele ne çocukluğu, ne aile ilişkileri, ne de mesleki geçmişi… Asıl mesele, bu kişinin partiler arası geçişinin ardından yaşanan ahlaki çifte standart.
Bir siyasetçi AK Parti’den CHP’ye geçseydi, iktidar yanlısı medya aynı kalemleriyle bugünkü gibi saldırır mıydı?
Ya da CHP’den AK Parti’ye geçseydi, muhalif medya aynı şekilde kişisel hayatını didik didik eder miydi?
İşte sorun burada. Hakikatin ölçüsü, kişinin siyasi konumuna göre değişiyor.
Açıkça söyleyeyim: Seçildiği partiden başka bir partiye geçen hiçbir siyasetçinin tutumunu doğru bulmam. Bu, halkın iradesine karşı etik bir eksikliktir. Ama ahlaki yanlışın karşısında durmak, kişisel geçmişi üzerinden linç yapmak anlamına gelmez.
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, fanatizmin yarattığı tarafgirliktir. İktidar kendi yanlısının yanlışına sessiz kalır, muhalefet kendi yanlışını görmezden gelir. Eleştiri, karşı tarafta ise büyütülür; kendi tarafında ise unutturulur.
Bir ülkenin muasır medeniyetler seviyesine ulaşması, yalnızca ekonomiyle değil; hakikati kişiye göre eğip bükmeyen bir ahlaki duruş ile mümkündür. Gazetecinin, yazarın, kanaat önderinin görevi, halkın görmek istediği değil; halkın bilmesi gereken gerçeği ortaya koymaktır.
Siyasetteki geçişler, isimlerden bağımsız olarak tartışılmalı. Çünkü mesele, bir kişinin hikâyesinden çok daha büyük:
Bu, Türkiye’nin ahlaki imtihanıdır.