Ortadoğu’da yine bir savaşın içindeyiz. Füze sesleri, diplomasi masalarını bastıran sirenler ve “kim kazandı?” sorusuyla dolu ekranlar… Fakat bu savaşın özünü doğru okumazsak, sadece bugünü değil yarını da ıskalarız.
Mesele toprak değil. Mesele rejim değil. Mesele güç.
NÜKLEER CAYDIRICILIK
Bugün savaşın merkezinde duran ülke İran. Karşısında ise fiilen ya da dolaylı olarak İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri var.
Tartışma ideolojik değil; stratejik.
Güç kimde olacak?
Nükleer kapasite kimde olacak?
Caydırıcılık eşiğini kim belirleyecek?
Modern dünyada nükleer silah, sadece askeri bir envanter değil; bir eşitlenme aracıdır. Nükleer kapasiteye sahip olan, “bana dokunmanın bedeli ağırdır” mesajı verir. Sahip olmayan ise başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalabilir.
Bu nedenle mesele sadece Tahran’daki liderlik değildir. Mesele, bölgesel güç hiyerarşisinin yeniden yazılmasıdır.
LİDER DEĞİŞİR, DENGE DEĞİŞMEZ
Tarih bize şunu öğretir: Bazen sistemler değişmez, sadece aktörler değişir. Lider gider, yerine bir başkası gelir; ama küresel güç oyunu aynı kalır.
Ortadoğu’da yaşanan da budur. Savaşın kazananı kim olursa olsun, nihai hedef bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirmektir. Burada “ben birinciyim” diyen bir irade vardır. İkincinin kim olduğu ise tali mesele haline gelir.
Bu bakış açısıyla bakıldığında, mesele İran yönetiminin ideolojisinden çok, nükleer eşik ve bölgesel nüfuz alanıdır.
GEÇMİŞİN GÖLGESİ
Güç mücadelesi yeni değil.
Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında on bin kilometre vardı ama Hiroşima’ya atom bombası atıldı. Çünkü mesele mesafe değil, güç dengesi idi.
İslam coğrafyasında da benzer mücadeleler yaşandı.
Osmanlı İmparatorluğu ile Memlük Sultanlığı savaştığında mesele sadece toprak değildi; liderlikti, merkezî güçtü, bölgesel hâkimiyetti.
Bugün de değişen sadece aktörlerdir. Güç mantığı aynı kalmıştır.
ÜÇÜNCÜ YOL MÜMKÜN MÜ?
Asıl soru şu:
Biz bu tabloda neredeyiz?
Taraf olmak kolaydır.
Güç olmak zordur.
Eğer bir ülke kendi savunma sanayisini, teknolojisini, diplomatik ağırlığını ve ekonomik kapasitesini geliştirmezse; büyük güçlerin oyununda taş olur. Oysa hedef taş olmak değil, oyun kurucu olmaktır.
Savunma sanayinde en ileri noktaya çıkmak, sadece askeri bir tercih değildir; stratejik bağımsızlığın sigortasıdır. Güç dengesi, ancak caydırıcılıkla korunur. Caydırıcılık ise sadece silahla değil; ekonomi, diplomasi ve teknolojiyle inşa edilir.
VİZYONEL GERÇEKLİK
Bugün Suriye sahası bize şunu gösterdi: Eğer bir ülkede büyük güçler vekâlet savaşı yürütüyorsa, o coğrafya başkasının satrancı haline gelir.
Eğer bir ülke “ben buradayım” deme kapasitesine sahip değilse, başkalarının kararları onun kaderini belirler.
Bu nedenle mesele romantik sloganlar değil; realist güç hesabıdır.
SONUÇ:
Savaşın kazananı kim olacak sorusu eksik bir sorudur.
Asıl soru şudur: Güç dengesi nasıl kurulacak?
Ortadoğu’da kimse kimsenin büyümesini istemez.
Kimse kendisine denk bir nükleer eşik oluşmasını istemez.
Kimse ikinci bir güç merkezine razı olmaz.
Bu nedenle ders açıktır:
• Savunma kapasiten güçlü olacak.
• Diplomatik alanın geniş olacak.
• Ekonomik bağımsızlığın sağlam olacak.
• Stratejik aklın duyguların önünde olacak.
Aksi halde başkalarının yazdığı senaryoda figüran olursun.
Bu coğrafyada ayakta kalmak yetmez.
Güç olmak gerekir.