Sabahın ilk ışıkları, küçük bir köyün üzerindeki sis perdesini yavaşça aralıyordu.
Bir köy evinin önünde yaşlı bir adam oturmuş, çatlamış elleriyle tespihini çeviriyordu.
Yanına gelen torunu, meraklı gözlerle sordu:
“Dede, sen her sabah neden erken kalkıp dua ediyorsun?”
Yaşlı adam tebessüm etti.
“Evladım,” dedi, “insan bazen dünyada kendini güçlü sanır, kimseye hesap vermeyeceğini zanneder. Ama bir gün gelir, herkesin defteri açılır. O yüzden ben, her sabah kendime hatırlatırım: Allah unutmaz.”
O çocuk o gün bu sözleri anladı mı bilinmez ama yıllar sonra, haksızlığa uğradığında o sesi yeniden duydu kulaklarında:
“Allah unutmaz.”
Kıranlar, incitenler, acı verenler…
Allah’ın verdiğiyle kuluna zulmedenler…
Unuttular. Belki de unutmaları gerekiyordu.
Ama bilsinler ki hesap günü sandıkları kadar kolay değildir.
Devletler… Adaletin gölgesinde büyüyüp, zulmün sessizliğinde çürüyenler.
Siyasiler… Halkın omzuna yük bindirip, kürsüde vicdan nutukları atanlar.
Zenginler… Kendi servetini bereket sanan, yoksulun sofrasına bakmadan şükredenler.
Bürokratlar… Makam koltuğunu emanet değil, mülk zannedenler.
Ve işini yapamayan ama hâlâ güçlü olduğunu düşünen bütün zorbalar…
Hepsi aynı yanılgının içinde: Güç, hesap gününden muaf tutmaz.
Unutmak bazen bir rahmettir, bazen de bir imtihan…
Zulmeden kendini galip sanır; oysa zaman, adaletin en sessiz şahididir.
Bugün mazlumun gözyaşı yere düşer, yarın o damla adaletin seline dönüşür.
Her şeyin bir vakti vardır; ve vakit geldiğinde, susan hakikat konuşur.
Bir gün, herkes sustuğunda kelimeler konuşacak;
gölgede kalan adalet, ışığa çıkacak.
O gün, kimse “unutmuştuk” diyemeyecek.
Çünkü unutanlar da, unutturmak isteyenler de
hatırlanmak üzere yazılmıştır.
Estağfirullah, estağfirullah.
Lâ ilâhe illallah, MuhammedünResûlullah.