Ebû Lübâbe kimdir? Ebû Lübâbe‘nin hayatı...

Ebû Lübâbe kimdir? Ebû Lübâbe nerede doğmuştur? Ebû Lübâbe ne zaman doğmuştur? Ebû Lübâbe nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Lübâbe nasıl hicret etmiştir? Ebû Lübâbe nasıl evlenmiştir? Ebû Lübâbe’nin cesareti, Ebû Lübâbe‘nin hayatı, Ebû Lübâbe’nin vefatı…

Ebû Lübâbe kimdir? Ebû Lübâbe‘nin hayatı...

İşte, "Ebû Lübâbe kimdir? Ebû Lübâbe nerede doğmuştur? Ebû Lübâbe ne zaman doğmuştur? Ebû Lübâbe nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Lübâbe nasıl hicret etmiştir? Ebû Lübâbe nasıl evlenmiştir? Ebû Lübâbe’nin cesareti, Ebû Lübâbe‘nin hayatı, Ebû Lübâbe’nin vefatı…" sorularının cevapları...

Hz. Ebû Lübâbe (r.a.) Ensardandır. Hicretten önce Müslüman olmuştu. İkinci Akabe Bîatına katılan 75 Sahabîden birisi de Ebû Lübâbe idi. İslâmın Medine'de yayılmasında büyük gayret sarfetmiştir.

İslâm nurunu söndürmek için harekete geçen Mekke müşriklerine Bedir'de karşı koymak üzere hazırlanan mücâhit ordusunda Ebû Lübâbe de bulunuyordu. Deve sayısı az olduğundan bir deveye üç Sahabînin nöbetleşe binmesi gerekiyordu. Ebû Lübâbe Peygamberimizle aynı deveye binme şerefine kavuştu.

Üçüncü zât da Hz. Ali idi. Deveye ilk önce Resulullah binmişti. Her ikisi de Peygamberimizin deveden hiç inmemesini arzu ediyorlardı. Resulullah yaya yürürken, kendilerinin deveye binmesi uygun olmazdı. Nitekim yaya yürüme sırası Peygamberimize geldiğinde ikisi birden şöyle dediler: "Ya Resulullah! Siz inmeyin, biz yaya yürüyebiliriz." Onların bu teklifleri karşısında âlemlere rahmet olarak gönderilen yüce Nebî şu ibretli karşılığı verdi: "Siz yürümekte benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki, ben de sizin kadar sevâba muhtacım."

Zaten o Saadet Güneşi hiçbir şekilde kendisinde bir imtiyaz görmezdi. Her meselede eşit muâmeleden hoşlanırdı. Ebû Lübâbe cihad aşkıyla yanıyor, Allah'ın düşmanlarıyla bir an önce karşılaşmaya can atıyordu. Henüz düşmanla karşılaşılmamıştı. Peygamberimiz, Hz. Ebu Lübâbe'yi yerine vekil olması için tekrar Medine'ye gönderdi. Ebû Lübâbe’nin vazifesi, Medine'deki kadın ve çocukları Yahudilerin ve münafıkların muhtemel hücumlarına karşı korumaktı.

Bedir Savaşı galibiyetle neticelenmişti. Müşrikler hezimete uğramış, bir miktar da ganimet ele geçmişti. Peygamberimiz mücâhitlere ganimet mallarını taksim ederken Ebu Lübabe'ye de savaşa bizzat katılmış gibi hisse ayırdı. Daha sonra Ebû Lübâbe, Uhud ve Hendek savaşlarına katıldı. Bu savaşlarda çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Peygamberimiz Medine'ye hicret ettiğinde, diğer Yahudi kabileleri ile olduğu gibi, Beni Kurayza Yahudileriyle de anlaşma yapmıştı. Beni Kureyzalılar, Medine'ye hariçten bir baskın yapıldığı takdirde şehri Müslümanlarla birlikte koruyacaklarına söz vermişlerdi. Ancak, Hendek Savaşı gibi kritik bir devrede ahidlerini bozdular. Müslümanlara yardım edecekleri yerde müşriklere destekte bulundular. Mücahitleri arkadan vurmak istediler. Hattâ öyle ki, Medine'deki kadınlara ve çocuklara geceleyin baskın tertip etmek için müşriklerden yardım istediler. Müslümanların bir yandan müşriklerle savaşırken, bir yandan da Yahudilerle uğraşmak zorunda kaldılar. Peygamberimiz 500 kişilik bir kuvveti Medine'ye gönderdi.

Beni Kurayza Yahudileri müşriklere silâh tedarik ettiler. Onlara yakın bir mevkiye pazar kurarak yiyecek ihtiyaçlarını karşıladılar. Bununla da kalmayarak müşriklerle bir olup on gün Müslümanlarla savaştılar. Hendek Savaşı bittiğinde Peygamberimiz Medine'ye döndü. Üzerindeki silâhları çıkarıp bir kenara koydu. Bu sırada Cebrail (a.s.) geldi. Başındaki tozları silkti ve Peygamberimize hitaben, "Ey Allah'ın Resulü, sen silâhını çıkardın mı? Vallahi, biz daha silâhlarımızı çıkarmadık. Düşman sana geldiğinden beri melekler silahlarını çıkarmadılar. Müşrikleri takip etmedikçe de dönmediler

Allah seni bağışlasın! Kalk, silahını kuşan ve onların üzerine yürü" dedi. Peygamberimiz "Nereye, kimlerin üzerine?" diye sordu. Hz. Cebrail eliyle Beni Kurayza Yahudilerine doğru işaret etti ve "İşte oraya, ben şimdi yanımdaki meleklerle onların kalelerine gidiyorum" dedi.?

Peygamberimiz ve Müslümanlar, hiç istirahat etmeden, ihanetlerinin cezasını vermek için Beni Kurayza Yahudilerinin üzerine yürüdüler. Ve onları muhasara ettiler. Bu muhasara yirmi günden fazla sürdü. Nihâyet Yahudiler aciz kalınca anlaşma yapmak istediler. Bunun için de Resulullahtan Ebû Lübâbe'yi kendilerine göndermesini istediler. Çünkü Ebü Lübâbe'nin mallan ve çocuklan Beni Kurayzalıların yanında bulunuyordu. Bunun için kendilerine yardımcı olacağını ve lehlerinde hüküm vereceğini umuyorlardı.

Peygamberimiz Hz. Ebû Lübâbe'yi yanına çağırarak, "Müttefiklerinin yanına git. Onlar seni çağırıyorlar" dedi. Bunun üzerine, Hz. Ebû Lübâbe Yahudilerin yanına gitti. Neler konuşacağı, nasıl hareket edeceği hususunda Peygamberimiz kendisine bilgi vermişti.

Kadınlar ve çocuklar ağlıyor, Ebû Lübâbe'den yardım umuyorlardı. Erkekler de onu karşıladılar ve şöyle dediler: "Ey Ebû Lübâbe! Bizler senin müttefikin bulunuyoruz. Bizde savaşmaya güç kalmadı. Görüşün nedir? Ne yapmamızı emredersin? Muhammed'in emrine boyun eğerek teslim olmamızı en uygun görür müsün?" dediler. Ebû Lübâbe, "Evet, teslim olmanızı uygun görürüm?" dedi. Bunu söylerken de elini boğazına götürdü. Bu işâretle, "Bu boğazlanmaktır. Resulullahın hükmüne göre teslim olursanız, sizi boğazlar" demek istedi.

Ebû Lübâbe bu hareketiyle Peygamberimizin bir sırrını açığa vurmuş oluyordu. Çünkü Peygamberimiz kendisini elçi olarak gönderirken, onlar hakkında nasıl bir muamele yapacağını kendisine söylemişti. Onlar sözlerinde durmadıkları, Müslümanlara ihanet ettikleri için toptan ölümü hak etmişlerdi. Nitekim daha sonra Peygamberimiz, Allah'ın izni mucibince bu ihanetlerinden dolayı Kurayza Yahudilerinin erkeklerini kılıçtan geçirecekti. Zaten böyle bir hüküm Yahudilerin kendi kitabı olan Tevrat'ta da mevcuttu. Böyle bir akıbeti bilmiyor değillerdi.

Ebû Lübâbe, Beni Kurayza Yahudilerine Peygamberimizin sırrını açıkladıktan hemen sonra hatâ ettiğini anladı ve pişman oldu. Hz. Ebû Lübâbe pişmanlığını ve tevbesini şöyle anlatıyor: "Vallahi onların yurdundan daha ayaklarım aynlmamıştı ki, bu hareketimle Allah'a ve Resulüne karşı kusur işlemiş olduğumu anladım. Çok pişman oldum. 'Hepimiz Allah'a aitiz ve tekrar Ona döneceğiz' dedim. Yahudiler, 'Ey Ebû Lübâbe, sana ne oldu?' dediler. Allah'a ve Resulüne hâinlik ettim dedim. Gözlerimden akan yaşlar, sakalımı ıslattı. Kaleden aşağı indim. Kalenin arkasında başka bir yoldan mescide kadar gittim. Kendimi direğe bağlattım. 'Allah kalbimi biliyor' dedim. Tevbemi kabul etmedikçe buradan ayrılmayacağım. Artık ben bir daha ne Beni Kurayza Lara yaklaşırım, ne de içinde Allah ve Resulüne hâinlik ettiğim bir memleketi bir daha görmek isterim."

Her insan hata yapabilirdi. Mühim olan, hatâdan dönme faziletini göstermek ve o hatayı işlediğine pişman olmaktı. Ebû Lübâbe'nin hatasından sonra kimseye görünmemesi ve kendisini direğe bağlatması, onun ne derece pişman olduğunu göstermeye kâfidir.

Ebû Lübâbe'nin hatâsı Kur'ân-ı Kerimde şöyle haber verilir: "Ey iman edenler! Allah'a ve Resulüne hâinlik etmeyiniz. Siz kendi emânetlerinize bile bile ihanet eder misiniz?

Hz. Ebû Lübâbe'nin gelişi gecikince Peygamberimiz Ashabına, "Ebu Libabe'ye ne oldu? Onlarla konuşması bitmedi mi?" diye sordu. Ashab-ı Kiram durumunu Peygamberimize anlattılar. Bunu duyunca Resulullah, "Bana gelseydi. onun için Allah'tan af dilerdim. Artık Cenab-ı Hak onun hakkında hüküm verinceye kadar onu çözmeyeceğim" buyurdu. Ebû Lübâbe bir hafta mescidin direğinde bağlı kaldı. Hava çok sıcaktı. Nihayet bir hafta boyunca ne gece, ne gündüz, hiçbir şey yiyip içmedi. Nihayet kulakları duymaz hale geldi. Namaz vakti olunca hanımı geliyor, bağını çözüyor, namazını kıldıktan sonra da tekrar bağlıyordu.

Nihayet Peygamberimiz, hanımı Hz. Ümmü Seleme'nin evinde bulunduğu bir sırada vahiy geldi. Resulullah gülmeye başladı. Ümmü Seleme, "Niçin gülüyorsun ya Resulallah?" dedi. Peygamberimiz, "Ebû Lübâbe'nin tevbesi kabul oldu" buyurdu. Resulullahın müsaadesi üzerine Ümmü Seleme odasının kapısına dikildi, mescidde bulunan Ebû Lübâbe'ye, "Ey Ebû Lübâbe, seni müjdelerim. Allah senin tevbeni kabul buyurdu" diyerek müjdeyi ulaştırdı. Ashab onu bağlı bulunduğu direkten çözüp salıvermek için koşuştular. Ebû Lübâbe, "Hayır, vallahi beni Resulullah eli ile salıvermedikçe bağlandığım direkten ayrılmam" dedi. Peygamberimiz sabah namazına giderken, yanına uğrayıp onu salıverdi.

Hz. Ebû Lübâbe, tevbesi kabul edildiği takdirde yerini yurdunu terk edip Resulullaha hizmette bulunacağına ve malının tamamını Allah ve Resulü yolunda sadaka vereceğine söz vermişti. Madem ki Cenab-ı Hak tevbesini kabul etmişti, öyle ise bu ahdini yerine getirmesi ve bununla tevbesini pekiştirmesi gerekiyordu. Hemen Peygamberimizin huzuruna çıktı ve şöyle dedi: "Ya Resulallah! Ben tevbe ederken, tevbem kabul olursa yerimi yurdumu terk ederek kalan hayatımı sizin hizmetinizde geçireceğime ve malımın tamamını Allah ve Resulü yolunda tasadduk edeceğime söz vermiştim." Peygamberimiz onun hizmet düşüncesini uygun buldu. Ancak, malının tamamını tasadduk etmesini doğru bulmadı ve "Malinin üçte birini sadaka olarak vermen yeter" buyurdu.

Çünkü ailesinin nafakasını temin etmek insanın mühim bir vazifesiydi. İnsan malının tamamını Allah yolunda sadaka olarak verdiği takdirde bu vazifeyi ihmal edecek, kendisi ve ailesi zor durumda kalacaktı. Bu ise uygun bir hareket değildi. Bunun içindir ki, Resulullah Ebû Lübâbe'nin malının tamamını tasadduk etmesine müsaade etmedi.

Ebû Lübabe halîm, selîm, temiz ahlâklı, iyi kalbli, Resulullaha gönülden bağlı bir insandı; ona hizmet etmeyi dünyanın en mutlu bir işi olarak bilirdi. Onunla geçen anlarını ebedî hayattan bir parça olarak kabul ederdi. Peygamberimiz zaman zaman gönlünü alır, latife yapardı. Bir Cuma günüydü. Çoktandır yağmur yağmamış, Medine'de kuraklık hüküm sürüyordu. Böyle durumlarda Peygamberimiz duâ eder, Allah'tan rahmet isterdi. Yüce Allah da Habibinin niyâzını boş çevirmezdi. Namazdan sonra Peygamberimiz mübârek ellerini kaldırdı, üç defa "Allah'ım, bize rahmetini gönder" diye dua buyurdu. O sırada Ebû Lübâbe de orada hazır bulunuyordu. Peygamberimiz duâ ettiği zaman yağmurun yağacağını biliyordu. Yağmur şiddetli yağarsa ambarı su basar ve hurmalar bozulabilirdi. Bu endişe içinde Resul-i Ekrem Efendimizin yanına geldi, saf bir şekilde, "Ya Resulallah, ambarda hurma var. Yağmur yağarsa zarar görebiliriz" dedi.

Peygamberimiz umumun menfaati için Allah'tan yağmur istiyordu. Fakat Ebû Lübâbe ise kendi hurmalarının derdindeydi. Onun bu safça niyetini bilen Peygamberimiz mescidinin önünde Sahabelerin de hazır bulunduğu bir yerde latife olarak duasına şunları da ekledi: "Ya Rabbi, Ebû Lübâbe ambarının deliklerini elbisesiyle tıkamaya mecbur kalıncaya kadar yağmur ver." Ebû Lübâbe,

"Gökyüzünde hiç bulut yoktur, ya Resulallah!" demeye kalmadı, hava karardı. şimşekler çaktı, şakır şakır bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Kısa zamanda her taraf su doldu. Ebû Lübâbe telaşlıydı. Sahabiler etrafına toplanarak şöyle dediler: "Ey Ebû Lübâbe, sen Resulullahın dediğini yapıncaya kadar bu yağmur kesilmez." Sonunda Ebû Lübâbe o hale geldi ki, humma ambarının açık yerlerini tıkamaya bir şey bulamadı, nihâyet sırtından elbisesini çıkardı, su giren yerlere tıkamaya başladı. Böylece yağmur da kesildi. Ebû Lübâbe birazcık olsun zarar görmüşse de, susuzluk ve kuraklık gitmişti. Peygamberimizin latifesine muhatap olan Ebû Lübâbe tam olarak "rahmete kavuşmuştu.

Peygamberimizin nurlu ve bereketli sohbetinde sık sık bulunan Ebu Lübâbe hadis ilmine hizmeti bulunan Sahabiler arasında yer aldı. Ebû Lübâbe'nin rivayet ettiği hadisler bugün mü'minlere işık tutmaktadır. Bu mümtaz Sahabi Resul-i Ekrem Efendimizin ahiret yurduna hicretinden sonra da üç halife devrinde imanı uğrunda hizmet etmekten bir an için geri kalmadı. Canla başla Sünnetin yayılmasına çalıştı. Nihâyet Hz. Ali'nin hilafeti devresinde bekâ âlemine göçtü.

Allah ondan razı olsun.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5