09.08.2020, 17:29

İstanbul Sözleşmesi, milli kültürümüze uygun cinsiyet politikası geliştiremememizin bir sonucudur

Şu gerçeği baştan belirtmekte fayda vardır. Türkiye Cumhuriyetinin başına hangi hükümet (siyasi parti) iktidara gelirse gelsin hukuk sistemini genel anlamda Batı, dar anlamda AB standartlarına göre şekillendirmesi gerekmektedir. Bu durum, aile ve cinsiyet politikaları için de geçerlidir. Biz, yıllarca seyirci kalarak, kendi milli kültürümüze uygun bir cinsiyet politikası belirleyemediğimiz için, Batılı “dost” ülkelere fıtrata uygun alternatif bir model sunamadığımız için, bize empoze edilen ahlâken sakıncalı uluslararası sözleşmelerin altına bilerek veya bilmeyerek imza atmak durumunda kaldık.

Halbuki küreselleşen bir dünyada cinsel devrim akımlarının Türkiye’ye de sıçrayacağı hesap edilmesi gerekirdi. Özellikle Amerika’da 1970’li yıllardan sonra ortaya çıkan ve sosyal hayatı radikal bir biçimde etkileyen erotik bir patlama yaşandı. Doğum kontrolü ve yöntemlerinin kabul edildiği, cinsel eğitimin okullarda gerekli görüldüğü, cinsel özgürlüklerin ve serbestliklerin talep edildiği, cinsel araştırmaların ve tedavi yöntemlerinin benimsendiği ve yapıldığı bir süreci biz tâkip etmedik. Cinsel zevkin ve özgürlüğün sağlıklı olduğu fikrinden, kişisel doyum sağlanmasından, aileyi de kapsayan ve/fakat onunla sınırlı kalmayan cinsel reform istekleri ve özgürce yaşama biçimine yönelik feminist taleplerin benzeri Avrupa’da da görüldü. Biz sadece seyrettik ve hatta bayan aydınlarımız bu gelişmeleri hayranlıkla izledi ve taklit etmeye başladı.

Batı, feminist bir yaklaşımla cinsel eşitlik ve cinsel haklardan bahsetti. Kadın olsun, erkek olsun, kişinin, hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın, bedenî, zihnî ve ahlâkî bütünlüğü içinde, kendi cinselliğine yönelik konularda denetim sahibi olması, özgürce ve sorumlu bir biçimde karar verebilmesi ile ilgili haklar talep edildi. Bu talepler zamanla siyaseten daha sonra hukuken karşılık buldu.

Biz yine seyrettik ve hatta Batı taklitçilerimiz de aynı işe soyundu. Halbuki biz Müslüman mütefekkirler ve siyasetçiler, cinsel haklar yerine “cinsel hakkaniyet” kavramını geliştirebilirdik. Bu kavramla birlikte cinsel eşitlik/haklardan farklı olarak, kadın ve erkeğin sosyal hayattaki önemi eşit olmakla birlikte rol, vazife ve sorumlulukları fıtrî temayüllerine göre farklı olmaları hasebiyle, fırsatların da âdilane bir şekilde daha çok bu çerçevede verilmesi gerektiğini savunabilirdik.

Cinsel eşitlik yerine cinsel iş bölümünü önerebilirdik. Buna göre kadınla erkeğin, fıtrî-bedenî-tabiî-ruhî hasletlerinden ötürü eşit olmayan çalışma melekeleri ve güçleri bulunduğu gerçeğinden yola çıkarak, erkek ve kadınlara farklı iş ve görevlerin verilmesini önerebilirdik.

Batı, cinsel özgürlük dedi. Biz Müslümanlar olarak sadece seyrettik. Ama içimizdeki bazı beyinsizler, biz de isteriz demeye başladılar ve Batı’dan destek görünce daha da cesur oldular. Sonradan anladık ki cinsel özgürlük, hiçbir dinî esasa bakılmaksızın, cinsel yasakların/günahların kaldırılmasına yönelik bir talepmiş. Batıda feminist cinsel özgürlük anlayışına erkek cinsinden bağımsızlaşmayı ve lezbiyen eğilimine de cevaz verilmesi gibi aykırı talepler de girmektedir. Kısacası cinsel hayatta homoseksüellik/eşcinsellik de, cinsel özgürlüğün bir parçası hâline getirilmek istenmiştir. Cinsel serbestliğin her çeşidinin, özellikle evlilik öncesi ve sonrası için de geçerli olması ve bunun önündeki hukukî engellerin kaldırılması yönündeki talepler, sosyal değişime uğrayan Batı toplumlarında makul görüldü. Batı’da olan çağdaş Türkiye’de neden olmasın?! Biz de zina, suç olmaktan çıkıverdi.

Cinsel özgürlükle beraber tabiî ki de sebep sonuç ilişkisi açısından cinsel eğilimler kavramı da rağbet gördü. Daha önce cinsel sapma olarak görülen bütün sapık cinsel fiilleri yadırgamak, eleştirmek yasaklanır hâle getirildi. Toplumun din, adet, örf ve ahlâkına ters düşen, sosyal çevreyi genelde rahatsız eden veya onlara zarar veren sapık-anormal, gayrî ahlâkî cinsel tutum, davranış, fiil ve faaliyetlerin bütünü cinsel özgürlük adına birden meşru oluverdi.

Artık fetişizm, karşı cinsin giysi ve benzeri eşyasıyla cinsel doyuma ulaşmaya yönelik bir hastalık değil sadece doğal/nefsani bir cinsel eğilimdir. Artık sodomi, yani hayvanlarla cinsel ilişki kurmak, bir cinsel sapma değildir, o da bir cinsel temayüldür. Biseksüellik de artık her iki cinse yönelik bir romantik/cinsel çekim olarak kabul edildiğine göre bu da bir cinsel sapma değildir. Eşcinsellik de artık resmen “aynı cins veya cinsiyetteki insanlar arasındaki romantizm, cinsel çekim ya da cinsel davranış” olarak tanımlanmaktadır. Tanımda sapma, hastalık gibi ifadeler gördünüz mü?

Kur’ân Cinsel Eğilimleri Meşru Görüyor mu?

Artık hukuk sistemleri, cinsel özgürlükler ilkesinden yola çıkarak, cinsel sapkınlıklar yerine cinsel eğilimler kavramını kullandığına göre burada şuna dikkat etmeliyiz. Biz Müslümanlar olarak bütün bu cinsel eğilimlerin son ilahî kitabımız olan Kur'ân’a göre haklı olarak fuhuş ve zina kapsamına girdiğini ve dolayısıyla bunların meşru olmayan, fıtrata ve ahlâka aykırı, çirkin, edep dışı cinsel eylemler olduğunu ileri sürebilirdik. Ama artık geç kaldık. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. İslâm’ın temel ilkelerine uygun da olsa bunları ileri sürmek, artık ayrımcılık yapmak ve dezavantajlı bir sosyal kesimi dışlamakla eş anlamlıdır. Ayrımcılık yapmak ve dışlamak ise ceza kapsamına giren bir suçtur. Kur’ân bizden yana ama hukuk sistemleri artık ayrı telden çalıyor.

İstanbul Sözleşmesi ve perde arkasındaki dünya görüşü, milli kültürümüze uygun olmadığı açıktır. Ama sadece Batı’yı suçlamak, kendi ihmalkârlarımızı ve eksikliklerimizi görmemek anlamına gelir. Kendi milli kültürüne uygun aile politikaları ve fıtrata uygun cinsiyet modelleri geliştiremeyen ülkeler, başka emperyalist güçlerin kuklası olmaya mahkûm olur. Pekiyi, çare nedir? Kur’ân ve Sünnete uygun güçlü ilmî argümanlarla fıtrat ekseninde aile politikalarımızı geliştirmeliyiz ve bu bağlamda evrensel nitelik taşıyan alternatif millî cinsiyetler modelimizi ortaya koymalıyız, vesselâm.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@