03.02.2020, 12:42

Nedir bu vakıf meselesi?

Sava Paşa, İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüt adlı kitabında (Çev.: Baha Arıkan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,İstanbul 2016), İslamiyet’ten Neşet Eden Medeniyetin Vasıfları Hakkında Bazı Mülahazalar’ını zikrederken, şu hususa dikkat çekmektedir:

“İslam dünyası içerisinde ‘Dinî’ olmayan bir şey yoktur. Lisan, bir ‘Mevhibe-i Hüda’dır ve lisanı teşkil eden bütün eczayı asliye kula, Hâlik tarafından, ihsan olunmuş bir bahşâyış kıymetini haizdir. Kezalik mevzuatı hukukiye de bir Mevhibe-i Hüda’dır; Vahy’in ânen husûl bulan bir neticesidir. Binaenaleyh İslamiyet’te tahsil ve terbiye, idare, adalet, maliye, vergilerin tevzii, beynelmilel münâsebat, sulh, harp, ticaret, sanayi, sanat, zekât, umumî asayiş, umuru nafia gibi hususlar; dinin içine girmiş bulunmakta, bütün bunlar dinî bir mahiyet arzetmektedirler.”

Konuyu dağıtmamak için Osmanlı’nın Batılılaşama devrini parantez içine alarak, Sava Paşa’nın vurguladığı “dinî mahiyetin”, Cumhuriyet devrindeki sekülerleşmeyle birlikte, içinin boşaltıldığını söylemeliyiz.

Ancak bu boşaltılma, ne yönden yapılmış olursa olsun, dindarlık esasında gerçekleşmesi mümkün olmadığından, zikredilen hususların hemen tamamında zihniyetin, niyetin ve uygulamanın ikili bir zemine yerleşmesiyle neticelenmiştir.

Bu ikili zemin, aynı zamanda yeni istismar zincirini de üretmiştir ki, devlet başta gelmek üzere, onun ilgili kurumları, cemaatler ve kamuyu etkileme gücüne sahip fertler, farklı zaman, durum ve şartlarda, bu istismara bizzat başvurmuşlardır.

Gazetemiz yazarlarından Selçuk Türkyılmaz, 27 Ocak 2020 tarihinde, Ivan Illich’in Okulsuz Toplum adlı kitabıyla ilgili düşüncelerinden yola çıkarak yazdığı Okulsuz Toplum, Liberal Yeni Dinî Hareketler ve Vakıf Geleneği başlıklı yazısında, sözü vakıf müessesindeki yozlaşmaya / yıkıma getirerek, “Türk-İslâm geleneğinde almadan vermek vardır. Vakıf geleneği de bunun üzerine kurulmuştur. FETÖ, bu geleneği yıktı. Fakire, fukaraya, yolda kalmışa vermeyi bir kenara bırakıp daima aldılar” cümlesiyle, benim kastettiğim manada, yaygın olan bu istismara işaret etmiştir.

Türkyılmaz’ın mezkur yazısını “İslâmî hareketlerin ulaşmak istediği yer burası değildi” diyerek bitirmesi, onun bu konuda asıl söyleyeceklerini henüz söylemediği kanaatini uyandırmakla beraber, beni daha güncel olan diğer bir vakıf olayını genel planda konuşma hususunda cesaretlendirdi.

Cesaretlendirdi” diyorum çünkü, aşağıda işleyeceğim yeni sorunda muhatap karışıklığının ortaya çıkması nedeniyle, kim tarafından, kimin yararına ve neyle suçlandığınızı da bilemez hale getirilerek, sosyal medya lincine tabi tutulmanız an meselesidir.

Konu şudur: Yaşadığı maddi sorunlar nedeniyle idaresi, hami üniversite olarak Marmara Üniversitesi’ne bırakılan Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olan Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV’a) da ilgili kanun gereğince kayyum atanması!

İslami bir müessese olan vakıfların, İslam hukukunda emanet, infak ve hibe esasındaki önemi malumdur ve bu terimlere dayalı olarak devlet başkanları, hakimler, vakıf senedinde yer alıp almadığına bakılmaksızın, vakıflarda kamu velayetine tabi olarak, doğrudan gözetleme ve denetleme yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, vakıflara müdahale, sadece bugüne mahsus olmadığı gibi bundan sonra da olabilecektir.

Yukarıda zikrettiğim bağlamda, “Bu devlet o devlet değil, o vakıf bu vakıfdeğil” denilerek yapılacak bir itiraz, sadece yaşanan çelişkinin ya da ikili tarzda düşünmenin yeni bir örneği olacaktır.

Nitekim, BİSAV’a kayyum atanmasına karşı çıkanlar da, vakıf müessesine hürmetsizlik ve vakfın gayretkeş mütevelli heyetiyle, yöneticilerine haksızlık yapıldığını söyleyerek oluşturdular savunma söylemlerini ki, Mustafa Özel’in “Bilim ve Sanat Vakfı Mütevelli Heyeti adına Kurucu Başkan”ı sıfatıyla yaptığı açıklamada yer alan “Bu keyfi tutum yüzlerce yıllık vakıf geleneğimizde büyük bir tahribata yol açabilecek vahim bir adım; sadece Bilim ve Sanat Vakfı’nı değil ülkemizdeki bütün vakıfları ilgilendiren tehlikeli bir girişimdir” şeklindeki cümlesi de bu söylemi maalesef pekiştirdi.

Oysa ki, konu BİSAV’ın vakıf kimliğinin, eğitim hakkını gaspeden 28 Şubat’ın zulüm şartlarında açık üniversite görevini hakkıyla üstlenmesinin, devamında gençlerin talim ve terbiyesine nasıl hizmet ettiğinin, Şehir Üniversitesi’ndeki akademik kadronun ve eğitim kalitesinin sorgulanması değildi ki, söz hürmetsizliğe, hak tanımazlığa, vefasızlığa dayandırılabilsin.

Bunun sonuçlarını, bir sonraki yazımızda ele alalım inşallah.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@