"Kış geldi." dedi adam sesi titreyerek... "Evet geldi." diyerek karşılık verdi çocuk... İkisi de üşüyen ellerini
ceplerine hapsetmiş halde üşengeç adımlarla yürüyordu. İkindi vaktinin efsunlu rengi, göz alabildiğince
bozkırı efkâra bürüyordu.

Adımlar adımlara eklendi. Yol kısalır gibi olsa da belli belirsiz uzuyordu. Gölgeler çoktan silinip gitmişti.
Akşamın ayak sesleri oyun bozuyordu. Bir an duraksadılar. Bir şeyler söylemek adına göz göze geldiler
ama söze gerek kalmadığını belli edercesine yola devam ettiler. Ufka yaslanmış karlı dağlardan sökün
eden bir rüzgar saçlarını yokladı. Çocuk büzüldü. Adama sokuldu usulca... Adam bu sığınışla dağ kesildi.
Üşüten rüzgarı azarlar gibi çatıldı kaşları... Adamın hislerine tercüman olmak ister gibi bağıra çağıra geçti
bir karga sürüsü...

Karanlık iyiden iyiye yağarken... Yolun ucunda dumanı tüten kerpiç damlar... Körkütük beklemenin
eziciliği ile örselenmiş bir beldenin varlığını ilan ediyordu. Kerpiç damlar... Bıldır bu zamanda böyle gelirdi
akşamlar... Çoban köpekleri mealen böyle diyordu. Nadasa bırakılmış tarlalar, adeta kucaklamıştı köyü...
Ay doğarken kendiliğinden bozuldu büyü... Tezek kokusu... Geçmiş zaman ile ân arasında bir köprü gibi
salındı. Anadolu... Hep böyle... Abartısız, kendileyin ve yalındı.
Çocuk "Acıktım." dedi. Adam durdu, baktı, şefkatle gülümsedi. Gülüşünde doyuran bir tarifsizlik vardı.
Öyle ki çocuğun yanakları kızardı. Adama daha bir sokuldu çocuk... Buğulu gözleri ışıldadı boncuk
boncuk...

Tüten bacalar seçilir oldu. Küçücük pencerelerde titreyen lambaların benzi sararmış ışığı selamlıyordu bu
iki piyadeyi... İstemiş değillerdi kuşkusuz... Hanelerine varmaktan ziyadeyi... Vasıl olmak asıl olmaktı
belki... Suretler dünyasında asıl kalmak... Aslı astarı olmayan her ne varsa bir katrecik pay almak...
Derme çatma bir evin önünde, kaygısızca açılmayı bekleyen bir kapının eşiğinde durdular. Soğuğun
iyiden iyiye katılaştırdığı elleriyle vurdular. Kendi içine sinip saklanmış bakışlarıyla telaşsız bir kadın açtı.
Kadın "Hoşgeldiniz" dedi. Adam "Hoşgördük" diyerek mukabelede bulunurken, çocuk içeriden yayılan
tarhana kokusuyla mest bir halde sarıldı kadına... Gökte bir yıldız sessiz sedasız kaydı, anne ve çocuk
adına...
Kış... Kapı kapanınca eşikte kaldı. Poyraz... Omzunda gezdirdiği ayazla birlikte pencereleri yalarken...
Uzaklarda... Bir dağ başında kurtlar uğluyordu. Gece keskin bir bıçak misali savrulup dururken... Duman
duman çökelip en ücra köşeye kadar sindi sahipsizlik hissi...

Epeyce uzakta... Bozkırı ortadan ikiye bölen bir tren, karanlığı yararak ağır ağır ilerliyordu. Vagonlardan
birinde... Bir çocuk... Cama dayanmış başında ümit ümit ışıldayan gözlerle... Tepelere yaslanmış kerpiç
damların titreyen ışıklarına dalıp gitmişti. Tarhana çorbasını içen çocuksa, buğularını eliyle sildiği
pencereden; bozkırda kayıp giden treni, yolcusu olmak merak ve hevesiyle seyrediyordu. İki çocuğun
bakışları, birbirlerinden haberi olmaksızın bozkırın orta yerinde buluştu. Çocuk masumiyetinin ısıttığı
gece siyah paltosunu çıkarıp lacivert ceketiyle arz-ı endam eyledi. Gökte salınan her bir yıldız, birer
yakamoz düğme olup gecenin bağrına ilişti.

Zaman... İçten içe öylesine genişledi ki durayazdı. Çocukların gözünde zemheri bile olsa... Safiyaneliğin
elinde tehir eden bir yazdı. İlk istasyona varmak için çabalayan tren, çocuktan çocuğa uzanan görünmez
bağlarla daha da ağırlaştı. Feryat figan çığlık atan düdüğü, geceyi silkelemek istese de... Gece... Çocuk
kalbine teslim olup sağırlaştı.