11.07.2020, 13:59

Karışık olan sanat değil aklımızdır

Hz. Ali’ye nispet edilen “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” sözünü ve lâyüs’ellik, ideolojik koşullanma, popülerlik şeklinde üçe indirgediğimiz günümüze mahsus sanat anlayışlarını aklımızda tutarak yol aldığımızda, sanatta bir karışıklığın değil, bilakis bizim kendi sanat aklımızda bir karışıklığın olduğunu fark etmekte gecikmeyiz.

Zira, büyüklerimizin “güzel, özü itibariyle güzel olandır” tanımından hareketle, “sanat, sanat olması bakımından sanattır” şeklinde sade bir tanıma ulaşabileceğimiz gibi, sanat tarihinin tümünü görmenin tarihine indirgeyerek, insan – sanat ilişkisinin de bir görme ilişkisinden ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Ki bunu, kendi zamanının sanat tartışmalarından bîzâr olan Kandinsky’nin:

“Müziği resmetmek istemiyorum.

Zihin hallerini resmetmek istemiyorum. Renklere bağlı olarak ya da olmayarak resmetmek istemiyorum.

Geçmişin şaheserlerinin uyumundaki herhangi bir noktayı değiştirmek, onlarla yarışmak ya da onları alt etmek istemiyorum. Geleceğin doğru yolunu göstermek istemiyorum.

Bugüne dek nesnel, bilimsel bir bakış açısından bakıldığında birçok şeyi eksik bırakmış olan kurumsal eserlerimin dışında, sadece iyi, gerekli, yaşayan resimler, en azından birkaç izleyicinin gerektiği şeklinde yaklaştığı resimler yapmak istiyorum” şeklinde kelimelere yüklediği çığlıkla ve bunun neticesinde ya da bunlar sebebiyle- kendisine nihai yol olarak seçtiği “içsel zorunluluk” arayışıyla belgeleyebiliriz.

Kandinsky’nin bu tutumu lâyüs’ellik değildir, bilakis sanatçı olarak kendi zamanının, yeteneklerinin ve yetkinlik sınırlarının farkında olmasıdır. Onun ulaştığı sonucu, Foucault, edebiyat esasında şöyle formüle etmiştir:

“Edebiyatı ne insanın dili olarak anlamak gerek, ne de Tanrı’nın kelamı, ne doğanın dili ne de yüreğin veya sessizliğin dili olarak. Edebiyat, ihlal edici bir dil, ölümlü, tekrarlayıcı, ikiye katlanmış bir dil, bizzat kitabın dilidir. Edebiyatta konuşan bir tek özne, tek bir özne vardır, o da kitaptır” (Büyük Yabancı, çev.: Savaş Kılıç, Metis Yayınları, İstanbul 2020).

Bu ifadede kitabın büyük K ile söylenme ve ihlal kelimesinin infial ile değiştirilme zorunluluğunu paranteze alarak, asıl sanatla ilgili söz enflasyonun tam da buradan kaynaklandığını söylememiz gerekir.

Şundan ki, ilgili enflasyon, sanatı kendi ferdiyetine mahsus bir hak olarak görenle, onu kendisine verilmiş bir nimet olarak bilip, bu nimetin verilişindeki maksadın nimeti vereni görmekten ibaret olduğunu düşünen sanat aklı arasında yaşanan çelişkilere, çatışmalara, bağıntılara, sentezlere... göre oluşmaktadır.

Gerçekte ise, yukarıdaki ayrım esasında salt ferdiyetini gözetenle, aidiyetini gözeten sanatçı arasında, sonuç itibariyle bir fark yoktur. Zira, son tahlilde sanatın mahalli sanatçıdır; ister sanat kudretini kendinde görsün, isterse o kudreti bir bağış saysın, neticede sanat insandan çıkmış / insan tarafından eylenmiş olmaktadır. Diğer bir ifadeyle sanat eseri, yaratılmayı sanatçıdan talep etmektedir, başkasından değil. Dolayısıyla bu düşünüşte sanat ehli olan insan merkezde, sanat da onun mülkündedir.

Birinci yönelimi şimdilik konumuzun dışına iterek, ikinci yönelim üzerinde yoğunlaşacak olursak, Kuşeyri’nin, Enfal Suresi’nin “Ey iman edenler! Allah’tan korkarsanız O size iyi ile kötüyü ayırt edecek anlayış (furkan) verir” mealindeki 29. ayetinde geçen “furkan” kelimesini “...hakikat ile batılı ayırt etmeyi sağlayan bol bilgi ve (vehmi ezen) güçlü ilhamdır” şeklindeki anlamlandırmasında karar kılmamız gerekir (İlahî Kelâm’ın Sırları, çev.: Ekrem Demirli, Fikriyat Yayınları, İstanbul 2020).

Zira her işte ve eyleyişte olduğu gibi Allah’tan korkmak, sanatçının da ilk hareket noktasıdır.

Allah’tan korkmanın esasını, sanat hareketinin buna tabi doğuşunu, seyrini, batılla gölgelenmeyen bir hakikat şeklinde kavramak, özel terbiyeyi zorunlu kıldığı içindir ki, ilgili yazılarımızda sanata ve sanatçıya dair görüşlerimizi sürekli olarak tasavvufî tefekkürün / İslam metafiziğinin içine çekmeye çalışıyoruz.

Bu bağlamda konunun daha da ilginç yanı, çoklarının sandığı gibi İslam sanatının temelinin Tevhit olmadığıdır. Zira Tevhit tekvinîdir ve herhangi bir şeriatla mukayyet değildir. Öte yandan İslam planında Tevhidi hak edebilmek için ondan önce uğranması zorunlu olan nice makamlar vardır.

Hz. Ali’nin sözüne dönecek olursak: Bir nokta olan bilgiyi, sanat esasında çoğaltan cahillerden olmamak için, bilginin bilgisinden kaçınmak ve bilmeyi hâle tevdi etmek en doğru şey olsa gerektir.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@