Bir çocuk vardı.

Filistin’in yıkık sokaklarında, elinde defteriyle yürüyordu.
Kardeşini kaybetmiş, evini kaybetmiş, ama yazmayı bırakmamıştı.

Bir gün molozların arasında, duvara büyük harflerle bir cümle yazdı:
“Beni öldürürseniz, hikâyem büyür.”

Bu cümle, sadece bir çocuğun haykırışı değil; dünyanın en derin yarasına sürülen mürekkebin adıdır.
O çocuğun cesareti, Aşura’nın çölündeki bir yankıyı hatırlatır:
İmam Hüseyin’in zulme karşı, yalnız ama onurlu direnişini.

Aradan asırlar geçti, ama o duruşun özündeki insanlık ilkesi hiç değişmedi:
Hiçbir güç, vicdanı susturamaz.

Bugün, dünyanın birçok yerinde bu ilkenin yeniden canlandığını görüyoruz.
Kudüs’te, Gazze’de, Ukrayna’da, Myanmar’da…

Ama belki de en dikkat çekici olanı, Batı’nın kendi sessizliğini kırma çabasıdır.
Yıllarca diplomatik dengelerin, ekonomik çıkarların ve medya duvarlarının arkasına gizlenen toplumlar; artık vicdanın evrensel dilini konuşmaya başlıyor.

Londra’da, Paris’te, Berlin’de, New York’ta binlerce insan, “özgürlük” kelimesini yeniden tanımlıyor.
Artık o kelime, yalnızca kendi hakları için değil, başkasının acısına da duyarlı olma cesareti anlamına geliyor.

Bir Yahudi akademisyen, Filistinli bir çocuğun yasını tutarken;
bir Hristiyan öğretmen, cami önünde barış pankartı taşıyor.
Ve bir ateist sanatçı, “insan olmak” kelimesini dinlerin ötesinde yeniden yorumluyor.

Bu tablo, İmam Hüseyin’in bin dört yüz yıl önce başlattığı o ahlaki direnişin evrensel izdüşümüdür.
Adaletin dini, coğrafyası, rengi yoktur.
Bir toplumun büyüklüğü, kendi acısına değil, başkasının acısına verdiği tepkiyle ölçülür.

Bugün Batı’da yükselen bu yeni dalga, yalnızca politik bir hareket değil;
bastırılmış bir vicdanın yeniden uyanışıdır.

Kimi sokağa çıkıyor, kimi kalemle, kimi sanatla, kimi sessiz bir boykotla sesini duyuruyor.
Her biri, tarihin farklı bir sayfasında aynı cümleyi yazıyor:
“Bir daha asla.”

İmam Hüseyin’in direnişi de, işte bu evrensel bilincin atasıdır.
Onun mücadelesi, bir mezhebin, bir coğrafyanın değil; insanın kendi onurunu hatırlamasının simgesidir.

Kerbelâ, sadece geçmişte yaşanmadı;
her sustuğumuzda yeniden yaşanıyor,
her ses çıkardığımızda yeniden anlam buluyor.

KERBELÂ RUHU HER YERDE

Bir üniversite öğrencisi, Amsterdam’da bir protestoda elinde karton bir tabela taşıyor:
“Ben Müslüman değilim, ama adaletsizliğe de tarafsız değilim.”

Yanına yaşlı bir kadın geliyor, sessizce elini tutuyor ve diyor ki:
“Ben de Hüseyin’i tanımam ama onun gibi dik durmayı öğrenmeye geldim.”

İşte bu an, insanlığın yeniden birleştiği andır.
Dinlerin, ideolojilerin, milliyetlerin ötesinde;
bir fidan gibi büyüyen vicdanın ortak sesi…

Artık Kerbelâ bir coğrafya değil, bir bilinçtir.
Ve o bilinç, yeryüzünde her adaletsizliğe “dur” diyen her kalpte yaşamaya devam ediyor.