Hiç kendine soran oldu mu acaba?
Neden sürekli yanlış gündemleri tartışarak zaman kaybeden bir topluma dönüşüyoruz?
Bahis, madde kullanımı, “sanatçı” etiketi altında sunulan ama topluma hiçbir estetik ya da düşünsel katkı sunmayan yoz figürlere yönelik operasyonlar… Hepsi elbette konuşulmalı. Ancak mesele bunların sonuç olduğu gerçeğini görmeden, yalnızca görünenle oyalanmamız.
Bağımlılık sadece maddeyle sınırlı değil.
Gündeme bağımlıyız.
Tepki vermeye bağımlıyız.
Düşünmeden taraf olmaya bağımlıyız.
Bir toplum neyi neden konuştuğunu sorgulamıyorsa, başkalarının belirlediği gündemlerin mahkûmu olur. Bugün yüksek sesle tartıştığımız pek çok konu, yarın yerini yenisine bırakacak. Ama kaybolan zaman, zedelenen bilinç ve aşınan değerler geri gelmeyecek.
Asıl soru şu olmalı:
Bu başlıklar neden hiç bitmiyor?
Ve daha da önemlisi, neden her seferinde aynı yere dönüyoruz?
Çünkü kök nedenlerle yüzleşmek zor. Bağımlılığı besleyen sistemi, yozlaşmayı meşrulaştıran kültürü, alkışladığımız çürümeyi konuşmak cesaret ister. Oysa geçici öfke, kısa süreli linçler ve sloganlık tepkiler daha konforlu.
Yanlış gündemler, doğru soruları sormaktan kaçan toplumların sığınağıdır.
Ve biz, ne yazık ki uzun süredir o sığınakta oyalanıyoruz.
Trafikte herkes kırmızı ışıkta geçerken duran birini düşünün. Korna sesleri yükselir, bakışlar sertleşir, dudaklardan tek bir kelime dökülür: “Enayi.”
Oysa aynı toplum, çocuklarına ahlakı, adaleti, sabrı öğretmek gerektiğini söyler. İşte tam da burada bir çelişkiyle karşı karşıyayız.
Bugün yalnızca trafikte değil; siyasette, ticarette, eğitimde, hatta insan ilişkilerinde bile aynı sahneyi izliyoruz. Kurallara uyan geri kalıyor, sessiz kalan eziliyor, ilkesinden vazgeçmeyen “kaybeden” ilan ediliyor. Peki gerçekten öyle mi?
Asıl kayıp, kazanmak için her yolu mübah gören bir aklın normalleşmesinde yatıyor. Çünkü kuralsızlık bir defa meşrulaştığında, artık kimse güvende değildir. Bugün haksızlıktan fayda sağlayan, yarın daha büyük bir haksızlığın kurbanı olur. Sistem böyle çalışır.
Toplum olarak büyük bir sınavdan geçiyoruz:
“Ahlak mı bizi yavaşlatıyor, yoksa ahlaksızlık mı bizi çürütüyor?”
Herkesin bağırdığı yerde susabilmek, herkesin eğildiği yerde dik durabilmek kolay değil. Ama tarih bize şunu defalarca gösterdi: Kısa yoldan gidenler çabuk varır, ama yanlış yere. Uzun yoldan yürüyenler ise geç kalmış gibi görünür; oysa sağlam kalırlar.
Bugün “uyanık” diye alkışlanan davranışlar, yarın çocuklarımızın önüne bir enkaz olarak konulacak. Ve o çocuklar bize şu soruyu soracak:
“Bile bile neden sustunuz?”
Belki de mesele, enayi olup olmamak değil.
Mesele, hangi bedeli ödemeye razı olduğumuzdur.
Kırmızı ışıkta duran biri, trafiği değil; vicdanı yönetiyordur.
Ve bazı bekleyişler vardır ki, kayıp değil; geleceğe yatırımdır.