Eğer “Filistinliler topraklarını yahudilere sattı” diye bir iddia varsa, bunun cevabı çok kısa: Satmalarına gerek yoktu. Çünkü Yahudiler bu toprakları çok küçük bedel ödeyerek zorla aldılar. Ödedikleri bedel ise, değersiz üç beş Siyonist kurşunuydu. Daha doğrusu İngiliz kurşunuydu.
Aslında onlar, hem mallarını hem de canlarını Allah’a sattılar!
“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 111)
***
Filistin’de masum görünüşlü tarım kolonileri kurarak Yahudileri buraya toplamak isteyen Rothchild ailesi, bütün masrafları karşılayarak 1882’de gemilerle “Aliyah” seferleri başlattı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden dışlanan Yahudiler bu göçlerle Filistin’e gelmeye başladı. Sultan Abdülhamid Han’ın engellemesine rağmen bu göçler devam etti. Bilhassa Hayfa civarına gelen bu göçmenlerin iskan edileceği topraklar Yahudi Ajansı tarafından satın alınıyordu. Çoğu zaman aracılar kanalıyla yapılan bu satışlarda alıcı ve satıcı birbirini tanımıyordu. 1918’e kadar yapılan bu satışların toplamı sadece % 1.5 olmuştu.
1948’e kadar gerçekleşen satış işlemlerinin oranı ise % 6 civarında idi. Peki acaba bu arazileri Yahudilere satanlar kimlerdi? Bunlar Lübnan’da yaşayan Hıristiyan Arap aileleriydi. Sursok, Tayyan, Tuveyni ve Madava gibi zengin aileler, Yahudi Ajanslarına Filistin’deki topraklarını sattılar. Tapu işlemleri açıktan değil, rüşvetle ve dolaylı yollardan yapılıyordu. Elbette bu satışlar yüzünden Filistinli Müslümanları suçlamak mümkün değildir.
Prof. Dr. Zekeriya Kurşun ve Murat Bardakçı gibi araştırmacı tarihçiler bu suçlamanın gerçek olmadığını açıkladılar. Tarihçi olmayanlar veya popüler tarihle kendilerine şöhret sağlamak isteyenler ise, bir küçük belge bulup onu bütün Filistinlilere teşmil ederek insanların zihinlerini bulandırdılar.
Filistin’de yıllara göre demografik durumu incelediğimiz zaman, Yahudi nüfusunun ne zaman ve ne şekilde arttığı daha iyi anlaşılacaktır. Aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, Yahudiler İngiliz Manda İdaresi döneminde yoğun göçler sayesinde nüfuslarını artırmışlardır. Fakat bu göçlerin patlama noktası II. Dünya Savaşı yıllarıdır. Özellikle Nazilerin yaptığı soykırım, Yahudilerin Avrupa’dan Filistin’e akın etmesine sebep olmuştur.
Tabloda görüldüğü gibi 1925’te 121 bin olan Yahudi nüfusu, 1948 yılına gelindiğinde 480 bin artarak 600 bine ulaşmıştır

İşte bu noktada toprak ihtiyacı meydana gelmiş ve Siyonistler bu işe kalıcı, kolay ve ucuz bir çözüm bulmuşlardır. Bu çözüm toprak satın almak veya kiralamak değil, çok küçük bir bedel karşılığımda istedikleri kadar araziye sahip olmak şeklindeydi. Bu bedel de üç beş kurşun, birkaç el bombası, çok gerekirse biraz patlayıcı harcamaktı. Tabii ki bu şiddetin arka planında, korku, tehdit, sabotaj, suikast ve en nihayetinde katliam vardı.
Şimdi de çok bilinen bu tablodaki Filistin’in işgal tarihini inceleyelim:

İşgal planı iyi yapılmıştı ama bunu uygulamak kolay mıydı? Tarım işiyle uğraşan Yahudi köylüleri bu eylemleri yapabilir miydi? Hayır. Öyleyse bu operasyonlar için profesyonel eylemcileri yetiştirecek örgütler gerekiyordu. 1920’den itibaren İngilizler işgal ettikleri Filistin topraklarında bir Mandate idaresi kurmuşlardı. Başına da bir İngiliz Valisi tayin ederek, güya Müslümanlara ve Yahudilere eşit davranacaklardı. Ama Vali Herbert Samuel tam bir Siyonistti. Filistinlilere en ağır baskıyı uygularken, Yahudi terör örgütlerinin her türlü eylemine göz yumdu.
1922’de BM kararıyla resmi hüviyet kazanmış olan İngiliz manda yönetimi Filistinlilere baskı uygulayarak, Yahudi örgütlerini ve onların şiddet eylemlerini üstü kapalı olarak destekliyordu. Meydana gelen çatışmalarda daima Araplar saldırgan, Yahudiler korunmaya muhtaç azınlık gibi gösteriliyordu. Hâlbuki durum tam tersiydi. Araplar nüfus olarak çoğunlukta olmasına rağmen, ne örgütleri, ne liderleri, ne de silahları vardı. Yaptıkları boykot, gösteri, ayaklanma gibi eylemler, İngiliz askerleri tarafından kanlı bir şekilde bastırılıyordu.
İlk kurulan silahlı örgüt, İngiliz işgalinden önce faaliyet gösteren Haşumer adlı bir çeteydi. İşgalden sonraki Manda Yönetimi sırasında ise Haganah adlı silahlı terör örgütü kuruldu. 1920 yılında kurulan bu örgüt, 1948 yılına kadar aktif olarak terör faaliyetlerine devam etmiş, İsrail Silahlı Kuvvetlerinin de temelini oluşturmuştu.
Aşırı Yahudi militanlar 1931 yılında, Haganah örgütünü pasif görerek daha aktif bir örgüt olan Irgun'u kurdular. Örgütün en önemli liderlerinden biri İsrail'in altıncı başbakanı olan Menahem Begin'di. 1940 yılında ise liderler arasındaki fikir ayrılığı yüzünden Lehi (Stern) adlı yeni bir silahlı örgüt kuruldu. Bu örgütler, yönetimde ayrı olmakla birlikte, terör eylemlerinde ortak hareket edebiliyorlardı.
Savaştan sonra 1945 yılında, Haganah, Lehi ve Irgun ortaklaşa Yahudi Direniş Hareketi’ni kurdu. Maksatları da Müslümanları terör eylemleriyle korkutup topraklarını terketmeye zorlamak ve İngiliz kuvvetlerini Filistin dışına atarak bağımsız bir Yahudi devleti kurmaktı. Haganah diğer iki gruba göre daha ılımlıydı. Filistin’e kaçak yollardan gelen Yahudi göçünü organize ediyordu. İngiliz donanma kuvvetlerinin kaçak göçmenleri yakalaması ve sınırdışı etmesi üzerine, Palmach örgütü devreye girdi. İngiliz gemilerine ve radar istasyonlarına sabotajlar düzenlediği gibi, bir İngiliz yetkiliye suikast bile yaptı.
Irgun ve Lehi örgütlerinin birlikte düzenlediği kanlı eylemlerden biri Kudüs'te King David Oteli'nin bombalanmasıdır. 22 Temmuz 1946 günü Manda Yönetiminin karargahlarından biri olan King David Oteli'nin bodrumuna konan 350 kg bombanın patlaması sonucunda, 13'ü İngiliz olmak üzere toplam 91 kişi öldü.
17 Eylül 1948’de BM arabulucusu Kont Folke Bernadotte, dört Lehi militanı tarafından öldürüldü. Suikastı Yehoshua Zettler adlı bir terörist yönetti. Üç gün sonra da İsrail, Lehi’yi terör örgütü ilan ederek birçok üyesini tutukladı. Ama liderler İzak Şamir ve İsrail Eldad tutuklanmadı. Kısa bir zaman sonra da af kanunu çıkarılarak tüm Lehi üyeleri serbest bırakıldı.
Deyr Yasin Kudüs'e beş kilometre mesafede şirin bir köydü. İngiliz manda Yönetimi sırasında bulunan ve "Yasin Taşı" adı verilen sert sarı kireç taşı sayesinde Deyr Yasin köyündeki insanlar maddi yönden kalkındılar. Bazıları kamyon alarak kendi işini kurmuş, kazançları daha da artmıştı. Yakınlarında bulunan Givat Şal köyündeki Yahudilerle iyi geçiniyorlardı. Hatta yapılacak saldırılardan birbirlerini haberdar etmek üzere aralarında yazılı bir barış anlaşması yapmışlardı.
Hatta bunu Haganah karargahı da onayladı. Barış anlaşması Irgun ve Lehi örgütleri tarafından bilinmesine rağmen bu korkunç katliam planlı bir şekilde yapıldı. Çünkü Deyr Yasin, Kudüs'e çok yakın ve yol üstünde önemli bir yerleşim yeriydi. Bu köyün ele geçirilmesi Kudüs yolunun açılması bakımından çok önemliydi. Ayrıca güvenli sayılan bu bölgede yapılacak bir katliam, Filistinlilere korku salacak, topraklarını terk etmelerine yol açacaktı.
Irgun ve Lehi militanları katliamdan önce, Kudüs Haganah komutanı David Şaltiel'e haber vererek onayını aldılar. Şaltiel önce Deyr Yasin köylülerinin çevredeki Yahudilerle barış anlaşması imzaladığını söyleyerek, Ayn Karim köyüne saldırmalarını söyledi. Teröristler kabul etmeyince Şaltiel onlara engel olmadı.
Irgun örgütünden 80, Lehi'den 40 militan bir araya gelerek saldırı planı üzerinde toplantı yaptılar. İki grubun birleşmesini vurgulamak üzere bir parola seçtiler: "Ahdut Lohemet" (Savaşçıların Dayanışması). Planlı bir şekilde otomatik tüfekler, el bombaları ve TNT patlayıcılarıyla köyü kuşatan terörist militanlar, 9 Nisan sabahı saat 04.30'da saldırıya geçtiler. Köy korucularının saldırıya karşı koymalarına rağmen teröristler otomatik silahlarla insanları taradıktan sonra evlere bomba atarak, masum çocuk ve kadınları öldürmekten çekinmediler. Saldırıda tecavüz ve hırsızlık olayları da yaşanmıştı. Yahudi propagandası ise sadece 117 kişinin öldürüldüğünü iddia etmişti. Halbuki Kızılhaç görevlileri gözlemlerinde sokaklardaki cesetlerin haricinde kuyuya atılmış 150 ceset bulduklarını söylemişlerdi.
Deyr Yasin katliamı, İsrail'in kurulmasından önce Filistin'de gerçekleşen en kanlı terör eylemidir. 600 Filistinli Müslümanın yaşadığı Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin köyünde Siyonist teröristler, korkunç bir katliam yaparak çoluk çocuk demeden tam 254 kişiyi hunharca şehit etmişti. Sadece bu katliam bile İsrail'in terör ile kurulduğunu isbat etmeye kâfidir.
Siyonist propaganda gücü "Filistin topraklarının verimsiz ve sahipsiz bir çöl olduğuna, isteyenlerin buraya yerleşerek çiftçilik ve tarımla kendilerine yeni bir yurt edineceklerine" bütün dünyayı inandırmışlardı. Yahudiler kendilerinin "vatansız bir halk", Filistin'in ise "halksız bir vatan" olduğunu söyleyerek, burada yüzyıllardır yaşayan Müslümanları yok sayıyordu. Öyleyse yapılacak işin amacı çok açıktı: Baskın, katliam, sabotaj, kundaklama, yol kesme, soygun ve tehdit gibi yöntemleri kullanarak Müslüman halkı yurtlarından sürüp çıkarmak, Yahudiler için üzerinde devlet kurabilecekleri boş bir Filistin meydana getirmek. Bu terör faaliyetleri o kadar sistemli bir şekilde yapılıyordu ki, bütün Filistin halkını yıldırıp korkutarak artık bu topraklarda can ve mal güvenliği kalmadığına inandırmaya başlamıştı. Deyr Yasin katliamının Filistinliler üzerindeki olumsuz tesiri tahmin edilenin çok üzerindeydi.
Artık planın son aşamasına gelinmişti. İngilizler Filistin Manda İdaresini bırakarak çekildiklerinde, âdeta altın tepsi içinde sunulan teşkilat altyapısı ve yönetim birimleri, Siyonistlere bir günde devlet kurma şansını verdi: 14 Mayıs 1948.
Ertesi gün 15 Mayıs'ta Filistinlilerin başına gelebilecek en büyük felaket başlamıştı. Nekbe gününden itibaren aylarca süren bu felaket sonunda, Siyonistlerin planları gerçekleşmiş, bir milyona yakın Filistinli köyünü, evini, yurdunu terkedip gitmek zorunda kalmıştı. Dalları yerlere sarkan portakal bahçelerini, daha olgunlaşıp hasat edilemeyen gök ekinleri, ahırlarda meleyen koyun ve keçi yavrularını geride bırakarak, sadece evlerinin anahtarlarını alıp yollara düşmüşlerdi. Tek dertleri kendilerinin ve çoluk çocuklarının canlarını kurtarmaktı.
Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin ve Ayn Karim köylüleri evlerinden öyle bir telaşla çıkmışlardı ki, bir kadın kundaktaki bebeği yerine bir yastığı kucaklamış ancak yolda bunu fark ederek feryada başlamıştı. Yetişkin erkeklerin çoğu isyancı diye tutuklanmış veya öldürülmüş, geriye kalan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar ise ardına bakmadan yollara düşmüşlerdi. Binlerce insan açlık, susuzluk, hastalık sebebiyle yollarda ölürken, bir o kadarı da Siyonist kurşunların hedefi olarak can veriyordu.
O güzelim Filistin şehirlerini Kudüs'ü, Yafa'yı, Hayfa'yı, Akkâ'yı, Taberiye'yi ve o yemyeşil zümrüt gibi köyleri geride bırakıp canlarını kurtarmaya çalışan yüz binlerce Müslüman nereye gidecekti? Nerede barınacaktı, ne yiyip içecekti? Onların imdadına koşacak bir Allah'ın kulu yok muydu? Müslüman kardeşleri olan güçlü Arap orduları nereye gitmişti? Kendilerine bugün değilse ne zaman yardım edeceklerdi?
Bu mazlum Filistinliler mi topraklarını Yahudilere sattı?
(Daha geniş bilgi için bkz. Nurettin Taşkesen, NEKBE Büyük Felaket, Mihrabad Yay. İstanbul, 2018.)
ÖNEMLİ NOT: Bu yazının; vefat eden tarihçi İlber Ortaylı’nın “Filistinliler topraklarını sattı” sözleriyle ilgisi yoktur.