İkibinli yılların başında, ağzımızda sakız gibi çiğnemeye başladığımız şu küreselleşme heyulası... Zaman geçtikçe bileklerimizi, nihayetinde de boğazımızı sıkan bir kemende dönüştü, dönüşüyor. Anlamadan, dinlemeden... Önünü arkasını görmeden... Ölçüp biçmeden herşeye balıklama atlama zaafımız... Önce gözümüzü sonra da özümüzü perdeleyiveriyor. İhtiyat, şüphe, tedbir... Acaba? Demekten imtina ediyoruz çok defa... Piyasaya sürülmüş kavramlar ve kavramların arasına köfte ekmek kabilinden soslanarak yürürlüğe sokulmuş planlar-projeler... Afakımızı sararken... Kendimizle didişmekten, hep giden trenlerin arkasından bakmak talihsizliğini yaşıyoruz. Son üç asırlık tecrübe gösteriyor ki kendimiz olmayı beceremiyoruz.
Hamaset ve hamakât arasına sıkışıp kalmış bir hikayenin, kara kavruk delikanlısı olmak da gücümüze gitmiyor. Sürekli pansuman yaparak birlikte olmayı beninsediğimiz, iyi olmaz yaralarımız var. Zemini kaybedince, rakibi tarafından ayağı yerden kesilip üç adım sonra çayıra fırlatılan pehlivan gibiyiz. Tarih boyunca saf aklın, pürüzsüz mantığın ve keskin ezberin bileğini bükmüş isek... Sebebi... Bizi biz yapan değerlerle tahkim edilmiş bir iklimde, kendi mecraında tutarlı lakin yâd-ı yaban için öngörülemez oluşumuzdu. Bizi öngöremediği için alt edemeyen akıl(?), kendi oyun bahçesine, kendi çitlerinin içine bizi usul usul çekti ve artık öngörülemezlik vasfımızı sorun olmaktan çıkardı. İşin tuhafı, bu halin bizatihi kendisi çok hoşumuza gitti. Lokomotif iken, vagon olmanın konforu ayarttı gönlümüzü... Bugün her alanda tek(?) markası ile fıtratı iğdiş etmenin son merhalesini davul zurna çala çala ilan eden bir oldu-bittiyi seyrediyoruz. Herşeyin çift olarak yaratıldığı bu dünyanın tekliğinin pazarlanıyor olması, nasıl oluyor da makul bir mevzu gibi sessiz ve derinden, vakay-ı adiyeden bir mesele gibi ruhumuzu kuşatarak emeline doğru ilerleyebiliyor? Bir dakika! Demek dile zûl geliyor zahir... Resmin bütünü bu işte bir bit yeniği var diye bas bas bağırırken üstelik...
İnsanlık, taca giden bir top gibi... Tabiilik, kesilip atılan tırnak mesabesinde... Erdem, riya usturasıyla kazınıp belli bir kalıba sokulmuş bir tutam sakal misali... Umran... O da kim? Necip Fazıl, Cemil Meriç ya da Erol Güngör bugünlerde yaşasaydı, nasıl tarif ederlerdi bu oluşları? Belki ilk önce meftunları taşlardı adamcağızları... Hem soluksuz hem de oluksuz kalmanın törpülediği bir zamanın çocuğu olmak ne çetin imtihan! Savaş Barkçin'in ısrarla vurguladığı gibi: Şikayet etmeyip bir hikaye yazmak vakti bu dem... Olmamız gerekeni olmaya çabalamak demi... Kabukta kalmayıp öze yürümenin... Üzeri kapatılmış nirengi noktalarını bulup... Hakiki çerçeveyi, hakikatli duruşlarla doldurmanın demi... Öyle -mış gibi değil! Harbi ve hasbi...