Özgürlük diye bir kelimemiz var. En sihirli kelimemiz. Talep edeni mağdur gösteren, karşı çıkanları da suçlu gösteren inanılmaz bir kelimedir. Kim neyi talep ederse, talebini meşrulaştırmasının yolu özgürlük lakırdısından geçiyor. Herkes özgürlük istiyor. Peki, nedir bu özgürlük? İyi bir şeyse yarından tezi yok biz de isteyelim.

Malum, özgürlük talebini sadece insan dillendirebiliyor. Hür iradesiyle, daha hür bir dünya talebinin arkasına sığınan bu insan denen canlının özgürlüğü deyince önce insanı bir tahlil etmemiz lazım ki ne nedir bilelim. Ta ki tilkinin tavuklara özgürlük ideolojisine destek vererek bize üç milyon metrekare toprak kaybettiren mahlûklardan olmayalım.

İnsan üç asli kuvveye ya da yeteneğe sahiptir. Aristoteles’in tabiriyle akıl, öfke ve haz. Osmanlıcadaki haliyle, kuvve-i akliyye, kuvve-i gazabiyye ve kuvve-i şeheviyye. Akıl muhakeme kabiliyeti, gazap zararları def etme kabiliyeti, şeheviye ise menfaatleri celp kabiliyeti olarak özetlenebilir.
Bu üç asli kuvvelerimizin de ifrat yani aşırı, vasat yani orta ve tefrit yani düşük mertebeleri bulunmakta. Tüm duygularımızı, davranışlarımızı ve eylemlerimizi ifade eden kelimeler, bu yeteneklerimizin mertebelerinden ibarettir.

Misal verelim, aklın ifrat mertebesine cerbeze veya demogoji denir ki, hakkı batıl, batılı da hak olarak muhatabına yutturacak kadar bir zekâya sahip olur.
Tefrit mertebesine gabavet yani bir tür aptallık denir ki, hiçbir şeyden anlamamakla aynı anlama gelir.
Vasat denilen orta mertebesi ise hikmet olarak tarif edilir ki, hakkı hak bilir ve tabi olur, batılı batıl bilir ve ondan uzak durur. İşin püf noktası “bilmek” yetmiyor, ortada bulunmak, “bilmek” ve “eylemek” birliğini de ihtiva ediyor.

Gazap kabiliyetinin ifrat mertebesi, Firavun'dan Nemrut’a ve çağımızın firavunlarına kadar insan görünümlü yılanların mertebesidir ki hiçbir hak ve hukuku tanımaz, onların istekleri insanların hayatından daha mühimdir. Eline kuvvet geçince insanlara hizmetkâr olmak yerine, insanları hizmet ettiren nemrutçuklar bu mertebede bulunur. Bu tabakanın tefrit mertebesi korkaklıktır ki izaha lüzum yok. Bu tabakanın vasat mertebesi ise şecaat ya da Aristoteles’in tabiriyle yiğitliktir. Kimsenin hakkına hukukuna dokunmaz, kendi hakkına dokundurmaz, eğer lüzum olursa hayatını feda etmekten çekinmez.

Şeheviyye denilen haz mertebesinin ifratı ise nefsin arzularını ilahlaştırmak mertebesidir (Casiye 23). Bu tabakadaki insanın tek doğrusu ya da doğruluk ölçütü; haz alması, işine yaraması ya da bir şekilde onu istemesidir. Bu büyük (!) eşsiz (!) tabakayı ideolojiye çevirirseniz karşınıza başkasını yutmakla beslenen muhteşem (!) pragmatizm denilen faydacılık çıkar. İnsanı akıllı hayvan mertebesinde tutan bu tabaka bu yüzyılın ideali olmuştur. Bu tabakanın tefrit mertebesi ise hiçbir şeye iştahı olmamaktır ki, ancak bir hastalık, bir rahatsızlıkla ortaya çıkabilir. Vasat mertebesi ise Osmanlıca da iffet olarak karşılanan mertebedir ki, hazzına sınır koyan insanın mertebesidir.

Elbette ki bu tanımlar birer tespittir ve bu tespitte en önemli nokta, insanın ahlak demek olan ortayı seçmesi için ne yapılması gerektiğini açıklamaz. Vasatı tercih etme ve insan olma aynı anlamdadır. Hazzın ortası iffettir ama bu tanımlama insanı iffete göre tercih yapmaya zorlamaz. O zaman ortada bir problem var ki o da sağlıklı bir toplumsal hayatın gerçekleşebilmesi için, insanların ortayı tercih etmesi gerektiği hakikatinin nasıl fiiliyata döküleceğidir.

İnsan, Kant’ın tabiriyle, hem tercih edebilen bir canlı olarak bir özgürlüğe, hem de tercihlerini yaşayabilme ortamı gerçekleştiğinde ikinci bir özgürlüğe sahip olur. Tercih edebilen bir canlı olarak özgürlük zaten ister istemez var olduğu için, özgürlükten kasıt insanın tercih edebilmesi değil, çünkü bu zaten var, tercihlerini yaşayabilmesidir. Aslında tercihlerini yaşayabilmek demek, siyasi özgürlüğün sınırlarını tanımlar. “İnsanlar, din ve vicdan hürriyetine sahiptir” demek bir özgürlük ifadesi değildir. Özgürlük, dinin ve vicdanın talepleri fiiliyata dökebilirse gerçekleşir. “Din ve vicdan hürriyeti varsa başımı kapatıyorum” ifadesine, “bilmem neye aykırı” demek özgürlüğü ortadan kaldırma hilesi yapmak demektir.

İşte siyaset dünyasında, insanın üç kuvvesinin üç mertebesi içinde ancak vasatları tercih etmekle gerçekleşebilen toplum hayatının özgürlük sınırları hakkında nasıl bir kayıt koyabiliriz, hangi talebi meşru, hangisini gayri meşru tanımlarız ya da tanımlamalıyız, sorusu tek sorudur. Dinin, etiğin, psikolojinin, sosyolojinin, eğitimin, hukukun tüm amacı bu sorunun cevabıdır: “Tercihler nasıl ortaya yönlendirilebilir”.

Öncelikle bilinmesi gerekir ki, insan doğuştan aşırı dediğimiz ifrat mertebeyi tercihe meyillidir. Daha doğrusu tercih etmeden önce bu mertebededir. Aklın ifrat mertebesinde her sözümün doğru kabul edilmesini isterim, doğrunun ve yanlışın ölçüsü benim düşüncelerim olsun isterim. Benim sözüm sadece doğru değil, ben bizzat doğrunun kendisiyim. Gazabın ifrat mertebesinde de herkes bana itaat etsin isterim. İnsanlar benim kanunlarıma göre yaşamalıdırlar. Ben hariç herkes kanunlara uymalıdır. Ben kanunun bizzat kendisiyim. Haz mertebesinin aşırısında ise benim hazlarıma sınır olsun istemem. Canım neyi istiyorsa o doğrudur. Başka insanların değeri bana faydaları olduğu kadardır. Ben ölünce dünyaya bir damla yağmur yağmasa da umurumda değil, çünkü içinde benim olmadığım her şey değersizdir.

İşte insan aşırıya meyilli olduğu için toplumun var olmasını sağlayan tüm kanunların ve kurumların tahribine sebep olur. Hobbes bu nedenle “insan, insanın kurdudur” der. Çünkü iradesinde sınır olmayan insan, her daim aşırıyı tercihe meyilli olduğu için felakete sebep olur. Hobbes, bu problemi devleti, tabiri caizse, ilahlaştırarak çözmeye çalışır. Polis baskısı, kanunların cezaları bu aşırılığın tercihini bastırmak için konulmuş çarelerdir. Şüphesiz insanı iyi insan olarak (ne demekse) yetiştirmek çabaları da bu tercihi kolaylaştırmak içindir.

Teknik olarak çare insanın ortayı tercih etmesidir. Ama aşırıya meyilli olan insanın ortayı tercih etmesi, hazzından taviz vermesi ve zahmete katlanması anlamına gelir. İnsan hazır lezzete ve lezzetin her türüne müpteladır. Fakat insanı hazır lezzetten vaz geçirmeden yani ortayı tercih ettirmeden “ahlak” ve “toplum” gerçekleşmez. İnsan ise hazır lezzeti terk ettirecek gelecekteki daha büyük bir lezzetle, hazır zahmete katlandıracak gelecekteki daha büyük bir zahmetle ancak ortayı tercih edebilir. Bu problem dinde (Osmanlı dönemi ile sonrasının aile, esnaf, komşuluk ahlakı arasındaki farkın şehadeti ile) cennet ve cehennem inancıyla çözülmüştür. Fakat iş seküler izmlere geldiğinde durum vahimdir.

Malum her izm der ki, “bana takıl hayatını yaşa, en doğru benim, ben çareyim…vs. vs”. Kim bilir belki de doğrudur. Anlamanın basit bir yolu var. Diyelim muhatabımız sefalette üreyen komünizm olsun. Ona soralım; “doğuştan aşırıya meyilli olan insanın ortayı tercih etmesini yani hazdan taviz vermesini, zahmete katlanmasını nasıl sağlıyorsun?”…  Soru basit görüldüğü gibi. Ama hayal dünyasında yaşadıkları için cevapları sabittir; “insan iyidir, onu toplum bozar, biz eğitimle düzelteceğiz”.

İşte insanın doğuştan akıl, öfke ve haz yeteneklerine ve onların aşırılarına meyilli olduğunu bilmeyen ya da görmezden gelen, bütün sermayesi insanların İslam’ı bilmemesi olan izmlerin sahtekârlığının belgesidir bu cevaplar. Sürekli özgürlük talebiyle, dinin ve örfün kontrol altına aldığı kuvveleri başıboş bırakarak hem şahısları hem de aileleri dolayısıyla da toplumu tahrip eden taleplerini özgürlük denilen sihirli kelimeyle sunan çağdaş Haman’lar. Temelsiz ve ahlaksız (yani ortayı tercih ettirmeyen) taleplerini bir insan hakkıymış gibi sunan, tahripkâr fiilleri zekice olumlu kelimelerle ifade eden (bir insanın ilah olduğuna inandıracak kadar insanları aptallaştıran (Zuhruf 54)) Firavun'un takipçileri.

Sapıklığa “eşcinsellik”, ahlaksızlık talebine “onur yürüyüşü” ve toplumun kaynağı ahlaklı insanı ahlaksızlığa yönlendiren taleplerine “özgürlük” kılıfını uyduran insan görünümlü canlı türü: Özgürlük ancak iyinin güzelliğin engellenmemesi içindir. Çirkinliğin kötünün haydutluğun özgürlüğü olmaz. Devlet için, nasıl ki insan bedeninin bütünlüğünü korumak esastır, öyle de “insan” denilen yapının biyolojik ve psikolojik bütünlük içinde yani ortayı tercih eden insan olarak korunması da esastır.

En büyük toplumsal tehlike bu bütünlüğün yani ortayı tercih eden insanın bozulması olduğu için, cezalar da suçun tahribiyle doğru orantılı olması gerektiğinden, en büyük cezaların bu bütünlüğün bozulması ve yayılması suçuna verilmesi elzemdir.