Deizm denilince akla gelen ilk isim şüphesiz Aristoteles’tir. Zeus denen insan azmanının tanrı kabul edildiği bir dönemde bu işe aklı yatmadığı için evrenin yaratılmış olamayacağını ileri sürmüştü. Zeus’un tanrı olduğu yerde bu tabi kaçınılmaz bir durumdu çünkü Zeus sonuçta bir üst insan olarak pek yaratma ile arası iyi değildi. Zaten tüm pagan milletlerde tanrı denilen mahlûklar, önceden yaşamış ya bir hükümdarın, ya bir iri kıyım askerin ve ya bir artistin yâd edilmesi ve kutsallaştırılmasıyla ortaya çıkmıştı ki tüm peygamberlerin karşısına çıkarılan putlar bu efsanelerin cisimleşmiş halleriydi.
Aristoteles de “yaratma” yerine “hareket ettirme”, “form verme” işini yapan bir tanrıdan yanaydı. En azından böylece yaratmayla pek arası iyi olmayan yunan tanrıcıklarına yapacak bir iş kalıyordu. Tabi Aristoteles tanrıyı inkâr etmez. Ancak onun anladığı tanrı, çok tanrılı pagan dininin biraz akılsallaştırılmış versiyonuydu. Fakat evreni ezeli kabul edip bütün işi hareket verme veya form verme seviyesine düşürülmüş, işi elinden alınmış bir tanrıyı akıllıca savunmaya kalksa da, bundan önce ortaya çıkan bir başka çelişki deyim yerindeyse belini bükmüştü garibin. O çelişki de, malum olduğu üzere, maddeye ezeliyet verilmesi durumunda, maddenin bir sıfatı olan ve dolayısıyla hep maddeyle birlikte bulunan eskimenin, şekil değiştirmenin vs. genel adı olan hareketin ezeli olamamasıydı. Çünkü hareketin başlangıcı sıfırdır. Yani her hareket eden, bir zamanlar hareket etmiyordu. Bu durum da maddenin sıfatı olmadan var olması demekti ki asla olamazdı. Bir el çabukluğu yaptı Aristoteles, -ne de olsa felsefenin mürekkebini yalamıştı- dedi, “aha da buldum işte”. Neydi bulduğu acaba derken, dedi; “madde var ya?” Evet, Aristo (anası böyle çağırıyordu) bey, madde var, evet. “Tamam, işte o maddenin bir de maddesiz maddesi var…..” Valla ne desem bilmem ki demeye kalmadı, bu dehşetengiz keşfin bir de adı konuldu; “hyle”. Maddesiz madde, formsuz madde. Harekete ihtiyaç duymayan madde.
Böylece bu yeni masalımsı efsane uydurma ile madde denilen şeyin aslında iki parçadan oluştuğuna ikna olmuş gibi yapaduralım biz, bu masal kavramını alan bizim İslam dünyasında yaşayan Aristo aşığı Farabi, İbni Sina gibi filozoflarımız bu kelimeyi daha da estetikleştirdi; “heyula”. Nerden geldiği belli olmayan ve ispatı da zaten olmayan bu nur topu gibi heyulamızın adı ile maddenin ezeliyeti, yani yaratılmamışlığının çözüldüğünü düşünen herkesin ağzında bir heyuladır gidiverdi. Maddenin ezeliyeti yani yaratılmadığını temellendirmenin kaynağında bir “hyle” veya “heyula” masalının olduğunu bilen pek olmasa da Gazzali’nin bu fikri savunan filozoflara nasıl giydirdiğini söyleyemeden (buranın ciddiyetine uymaz!!) bizi ilgilendiren asıl önemli kısma, bu hyle-heyula masalıyla ilgili ama ondan daha öte bir meseleye geçelim.
Deizmin, yani tanrıyı kabul edip dinleri ve peygamberleri kabul etmeyen bu görüşün ilk versiyonu yukarıda bahsettiğimiz gibi, maddenin ezeli olması, tanrıya kalan işin de (Allah kelimesini özellikle kullanmıyorum, çünkü Allah kelimesi, Kur’an’da kendini bildiren ve her daim maddeye müdahale eden, kudreti sınırsız olan Alemlerin Rabbinin hususi adıdır) onu hareket ettirmekten ibaret olmasıydı. İkinci versiyon deizm ise, -ki genelde Müslümanların arasından çıkan tiplerde görülen versiyon: tanrıyı yaratıcı olarak kabul edip, dinlere ve peygamberlere ihtiyacın olmadığını söyleyen son tip versiyondur. Bu iki tip versiyonun ortak bir noktası vardır ki, o da, yaratılanlarda bir gayenin, bir maksadın olamayacağıdır. Malum evrim hipotezi (hipotez iddia demektir, yani idare et abi demektir. Eğer deneylenebilseydi yani en azından herkes için tekrarlanıp aynı sonucu verebilecek birkaç deney onu destekleyebilseydi teori olurdu) tamamen gayesel nedenleri reddetmek için, gayesiz atomlardan, gaye gerektiren sonuçlara ulaşılabileceği iddiasının ya da masalının bilimsellik kılıfıyla sunulmuş halidir. Evrim; gözün nedenini kör atomlara, kulağın nedenini sağır atomlara, aklın nedenini akılsız atomlara veren müthiş bir Bakırköy vatandaşı düşüncesidir. Çünkü yaratmakta maksat ve gaye varsa, o zaman hem yaratıcının varlığı hem de dinin ve peygamberin lüzumu olacağı için, gaye ve maksat kavramları deizmin ve ateizmin korkulu rüyasıdır. Gaye varsa deizm de ateizm de yoktur.
Din felsefesinde teleolojik delil olarak geçen gaye ve maksat delilleri içinde tek delilin var olması, varlık ve yokluk bir araya gelemeyeceği için evrende yaratmanın maksatlı olduğunu aklen mutlak olarak ispatlar. Çünkü ya vardır bir şey ya da yoktur. Öyleyse bir şeyin varlığını dair bir delil bulunsa, yokluğuna dair tüm önermeleri yok eder. “İspat” varlığa ilişkin bir kavramdır, yokluğun ispatı olmaz; mantıkta yokluğu ispat için dillendirilen önermeler geçersizdir. Gaye veya maksat dediğimiz kavram, sonsuz ihtimalden birinin gerçekleşmiş olmasıyla kendini gösterdiğinden, gözünden başka organı çalışmayanların dikkatleri olmadığı için anlamaları mümkün değildir. Bir gün ziyaret ettiğimiz bir terzi dedi ki; “insanın ne gayesi olacak, ölür ve biter”….. Dedim, “gözünün bir gayesi var mı?” E var, dedi. “Peki ya kulağının?” E var, dedi. “Dalağının, böbreğinin, karaciğerinin, kanının, beyninin (yok bunu söylemedim, ayıp olur diye) omuriliğinin, bağırsağının …….?” Ben saydıkça var dedi. Dedim, “nasıl oluyor da senin her parçanın gayesi varken senin olmuyor?..” “Arabanın direksiyonunun, radyatörünün, tekerinin, koltuğunun, motorunun, freninin vs vs gayesi var olsun ama arabanın gayesi olmasın, bu nasıl mantık?..”
Aslında bu yumuşak ateizm dediğimiz deizm, bir tür ateizmin hem saçmalığından hem ruhi baskısından yani yokluk eleminden kendini kurtarma kaçışıdır. Mantıksızdır ama insanlar hazır hazzı mantığa tercih eder. Mantık baklava kadar lezzetli değildir bildiğimiz kadarıyla. Evrende bir tek şeyde bulunacak tek bir gaye; gaye takip etme iftirasına uğramış atomların işi olamayacağına göre şuurun alametidir. Gaye hem gayecinin varlığını ispatlar, hem de o gayeyi ders veren peygamberin lüzumunu ispat eder. Akıl bize yeter, ne lüzum var peygambere diyen Bakırköy mezunları, düşünce tarihine bakmalılar ki felsefenin doğduğu 2500 yılda insanlar hangi hakikatte ittifak etmişler, hangi hakikati bulmuşlar ve “tek olmak ve hiç kime için değişmemek” demek olan hangi hakikatte uzlaşmışlar.