Kafalar karışık! Bir dargın bir barışık.

Mevsimler, aynı koltuğa kesilmiş üç biletin mağduru yolcular gibi. Yolcu halet-i ruhiyesinde asbiyet vakay-ı âdiyeden. Belki bu sebepten cümbür cemaat asabiyiz. Nezaket hanım ihtiyarlıktan olsa gerek artık sokağa çıkmıyor. Kaba-sabalık sarınca her köşeyi, şehrin inscamına iliştirilmiş bir kasabalık buram buram tütüyor akşam saatlerinde. Asabi bir sükut, sis misali sarıp sarmalamış hepimizi. Meçhulün ötesinde bir bilinmezlik büyüyor avuçlarımızda. Ve korkuyu devre dışı bırakacak bir tuş hayali, parmak uçlarımızda!

Masal kahramanı bekler gibi, kaldırımlarda bekleşen ağaçlar yorgun. Yorulmaz hakikatin çığlığı sarsıyor caddeleri:

Gidenler gelmeyecek!

Gelenler gitmeyecek.

Tez, antitez, sentez ezberciliğinde herşey. Ezbere yaşıyoruz vesselam! Hem ezbere hem veresiye!

Ezberletilmiş perişanımıza bakıp ciğer paralayan bir oy çeksek yeridir. Üstad Karakoç misali "Oy dedi eğdi başını" kırgınlığında. Ciğer paralamak deyince, herşeyi paraya tahvil edişimizdeki pespayeliğe takıldı aklım. Nereden nereye! Diyemedim! Zira ölçülebilirlik ikliminden kopalı çok olmuş. Kayan zeminde çınlayan abrakadabra nidasıyla her düstur yavaş yavaş yok olmuş.

Veresiye yaşamakla öldüresiye yaşamak ne kadar da kafiyeli. Yarı baygın yarı uyanık, yarı akıllı yarı deli! Biriktirilmiş buhranların, gardroplarda beklemekten naftalin kokmaya mahkum edilmiş elbiselerden ne farkı var? Hem içine devrildiğimiz keşmekeş yüksek ökçeli. Ayak burkan, yürek burkan!

Çoklukların yokluklara araladığı kapıdan içeri süzülenler. Aynı zamanda yutkunamayıp boğazımıza dizilenler. Sezgiden bir fersah uzağa düşerken sezilenler, akordu bozuk sazın tellerinde yitik bir ezgi ezilenler.

Beylik cümleler kurmanın sığlığında karaya oturmuş bir gemi gibi tutsağız med-cezirlere. Tutukluluk yapmış takvimlerin suçu yok!

Şiirler hicret ederken sessizce... Şairane bir yalnızlık düşer hissemize... Üstelik halka açık!