15 Eylül 1918, Bakü’nün Ermeni ve Bolşeviklerden kurtulup Kafkas İslam Ordusu tarafından fethedildiği gündür. Kutül Amare zaferi nasıl ki unutturulmuşsa, Bakü fethi de maalesef milletimiz tarafından pek hatırlanmıyor. Halbuki Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında ve zor şartlar altında başlatmış olduğumuz bu harekat Osmanlı Devleti’nin zaferiyle sonuçlanmıştı. Eğer Mondros Mütarekesi bu zafere sekte vurmasaydı Azerbaycan, Ermeni ve Bolşevik işgalinden kurtulmuş ve Bakü petrolleri de bizim kontrolümüze geçmiş olacaktı. Bu zaferin mimarı, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’dır. Azerbaycanlılar ona “Nuru Paşa” demişler, onu bir Milli kahraman olarak gönülden sevmişlerdir.

Nuri Killigil (1890-1949), aslen Gagavuz Türklerindendi. Dedeleri İstanbul’a gelip yerleşmişlerdi. Babası Hacı Ahmet Bey, annesi Ayşe Dilara Hanımdır. Büyükleri Enver, Hasene küçükleri Mediha, Kâmil, Ertuğrul olmak üzere altı kardeşlerdi. Öğrenimine Manastır’da başladı, Kuleli Askerî Lisesinde devam etti. 1908’de Harp Okulundan mezun oldu. Bir süre amcası Yarbay Halil Kut Bey’in maiyetinde görev yaptı. 1911’de ağabeyi ve amcası ile beraber Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı savaştı. Burada keskin nişancılığı ile meşhur olan Nuri Killigil, yüzden fazla İtalyan askerini kuş gibi avladı.

Birinci Dünya Savaşı başladığında Yüzbaşı olan Killigil, Enver Paşa tarafından tekrar Trablusgarp’a gönderildi. Rütbesi önce binbaşı, sonra yarbaylığa yükseltildi. Ayrıca fahri paşalık unvanı da verildi. 1918’e kadar burada İtalyanlara karşı savaştı.

Büyük savaşın son yılında Nuri Paşa’ya yine büyük bir görev düşmüştü. Enver Paşa bu zor görev için üç önemli kişiyi aday olarak belirlemiş fakat sonunda yine kardeşi Nuri Paşa’yı tercih etmişti.

1917 Bolşevik İhtilali sonrasında çarlık rejimi yıkılınca Rusya savaşı bıraktığını açıkladı. Önce Almanya ile daha sonra da Osmanlı Devleti ile 3 Mart 1918’de Brest Litovsk anlaşması imzaladı. Bunun sonucu olarak Kafkasya’da birçok bölgeyi boşaltan Rusya Azerbaycan’dan da çekildi.

Bölgede meydana gelen boşluktan Bolşevikler ve Ermeniler faydalandılar ve Bakü’yü işgal ettiler. Azerbaycan’ın kendi ordusu olmadığı gibi Rus işgali döneminde halkına askerlik dahi yaptırılmadı. Bu yüzden yetkililer Osmanlı Devleti’nden yardım istemeye karar verdiler.

Azerbaycan’dan gelen heyetle görüşen Enver Paşa onların isteklerini de gözeterek Nuri Paşa’yı “Kafkas İslam Ordusu Komutanı” olarak görevlendirdi. 25 Mayıs 1918’de Gence’ye giderek bu zor mücadeleye başlayan Nuri Paşa, dört ay boyunca geceli gündüzlü büyük bir fedakarlıkla çalıştı. Sonunda 15 Eylül’de düşmanları temizleyerek Bakü’yü fethetti.

Nuri Paşa at belinde, Türkiye’den Kars’tan gelir.

Azerbaycan diye diye, yenilmeyen aslan gelir.

Dalgalanan Türk Bayrağı, istiklalden haber verir.

Türk’ün şanlı tarihine, zaman er oğlu er verir.”

Bakü Fatihi” olarak anılan Nuri Paşa bununla da kalmadı. Karabağ’ı Ermenilerden kurtardı. Ardından Dağıstan Seferi yaparak Derbent ve Mahaçkale’yi de zaptetti.

Mondros Mütarekesi sonrasında bütün kazanılan bölgeler elden gittiği gibi Nuri Paşa da İngilizler tarafından tutuklanarak hapishaneye atıldı. Batum’daki Ardahan Kışlası’ndan kaçırılışı ise bir film gibi gerçekleşti.

Yorulmak bilmeyen bu kahraman bu defa İstiklal Savaşı’na katılmak üzere Erzurum’a gelip Kazım Karabekir Paşa’nın kolordusuna katıldı. Emrindeki Kafkas süvari alayı ile Milli Mücadele’ye büyük katkılar sağladı.

Emekli olunca çok sevdiği askerlik mesleğiyle ilgili bir iş alanı seçerek silah, cephane ve gereçlerini imal etmek üzere çalışmalara başladı. Önce Zeytinburnu ilçesinde daha sonra da Haliç kıyısındaki Sütlüce’de bir fabrika kurarak silah ve cephane üretimine başladı. Genelkurmay Başkanlığı’nın siparişleri yanında, yurtdışından da yüklü miktarda talepler geldi.

Özellikle 1948 Arap İsrail Savaşı sırasında Suriye ve Mısır’dan gelen cephane siparişlerini yetiştirmek için fabrikada üç vardiya mesai uygulandı. Nuri Paşa daima işçilerin başında üretimin her aşamasını kontrol eden bir patron olarak tanındı.

Sütlüce’deki bu silah ve mühimmat fabrikasında, çizimini bizzat kendi yaptığı, kendi adını verdiği ve patenti kendisine ait olan Nuri Killigil Tabancası’nı üretti. Yarı otomatik ve 9 milimetre çapındaki bu ilk yerli ve milli tabancamız o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında gösteriliyordu. (Bu tabanca Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmektedir.)

Ancak 2 Mart 1949 günü fabrikada bir yangın çıktı ve hemen itfaiyeye haber verildi. Her zaman olduğu gibi işinin başında olan Nuri Paşa, işçileri fabrikadan uzaklaştırarak alevlerin arasına daldı. Ancak kısa bir zaman sonra çok büyük bir patlama oldu. Sadece Sütlüce semti değil, bölgenin tamamı sarsıldı, çevredeki binaların camları kırıldı ve fabrika yerle bir oldu.

Ömrü cephelerde silah sesleri arasında, çevresinde vızıldayan düşman kurşunları içinde geçen Nuri Paşa’nın tam olarak cesedi dahi bulunadı. Enkazdan çıkan bazı eşyalara bakılarak öldüğüne karar verildi

Fabrikasındaki bu meçhul patlamayla Nuri Paşa şehitler kervanına katılırken, yılların maddi ve manevi birikimi yok oldu. Yerli ve Milli Savunma Sanayi hamlesi de daha başlangıç aşamasında iken sona ermiş oldu.

Sütlüce fabrikasında meydana gelen yangın ve şiddetli patlamanın kaza mı sabotaj mı olduğu açıklığa kavuşamadı. Olayın ardından yapılan inceleme ve soruşturmalar sonunda bazı ihmallerin kazaya yol açmış olabileceği söylendi. Fakat cevapsız kalan sorular ve açıklanmayan belgeler de sabotaj ihtimalini kuvvetlendirdi.

Görgü şahitlerinin söylediğine göre, fabrikada ilk çıkan yangının kapsülhanenin kimyahane kısmında başladı. Bazı fabrika çalışanlarının ifadesine göre burada yeteri kadar emniyet tedbirleri alınmamıştı. Her tarafta yanıcı ve patlayıcı madde olmasına rağmen kapsül dolabının harareti 80 derecenin üstüne çıkmış ve yangın burada başlamıştı. Ayrıca döşemenin ahşap olması yüzünden yangın kolayca alt kattaki patlayıcı madde deposuna ulaşmış ve o büyük patlama meydana gelmişti.

Bu iddialar doğru olabilir. Çünkü Nuri Paşa, bürokrasideki bazı zorluklar ve kredi bulamama gibi sebeplerle masrafları kısmaya ve üretimi artırmaya çalışıyordu. Silah ve cephane üretimi gibi tehlikeli işlerin sigorta primi yüzde 5 olduğu için, Çalışma Bakanlığı ve Sosyal Sigortalar Kurumu’na bir dilekçe vererek fabrikada sadece madeni eşya ve araç gereç yapıldığını bildirmişti. Bunun üzerine sigorta primleri yüzde 1,5 olarak tahakkuk etmişti. Bu sebeple bazı emniyet tedbirleri, maliyeti yüksek olduğu için alınmamış olabilir.

Fakat burada önemli olan nokta şudur:

Bu ihmal ve eksik tedbirleri bilen ve çok iyi takip eden birileri kasıtlı olarak bu yangına sebep olmuş olabilir. Çünkü Nuri Killigil fikirleri ve faaliyetleri yüzünden her zaman şimşekleri üstüne çeken bir şahsiyet olmuştu. Son zamanlarda özellikle yurt dışından gelen siparişler bazı kesimlerin dikkatini Sütlüce fabrikasına çekmişti.

O günkü basında çıkan haber ve yorumlarda kaza ile sabotaj ihtimali üzerinde durulmuştu. Sabotaj ihtimalini öne sürenlerin iddiaları şöyle sıralanabilir:

1. Fabrikada toplam olarak 151 kişi çalışmaktaydı. Olayın olduğu 2 Mart günü, 9 memur, 7 usta, 105 işçi ve 6 müstahdem olmak üzere toplam 127 kişi işe gelmişti. Elektrik ustabaşısı Villi dahil olmak üzere 24 kişi çeşitli sebeplerle işe gelmemişti.

2. İşe gelenlerin ifadeleri alındığı halde işe gelmeyenlerin ifadelerine rastlanmamıştı. Bazı iddialara göre çalışan personelin içinde bulunan Musevi vatandaşlar o gün işe gelmemişti. Bu iddiaların araştırılması istenmesine rağmen o gün çalışmaya gelmeyen kişilerin isimleri açıklanmamıştı.

3. Nuri Paşa Mısır, Suriye ve Pakistan’dan önemli cephane siparişi almıştı. Suriye’nin İsrail’e karşı kullanmak üzere istediği havan mermilerinin üretimi yapılmıştı. 2 bin adet havan mermisi hazırlanmış sevk edilmek üzere depoda bekliyordu. Bu cephane satışı bile fabrikaya sabotaj yapılması için yeterli bir sebepti.

Bu konuda Cemal Anadol şunları söylemektedir:

Nuri Paşa’nın Mısır’dan silah ve cephane siparişi ( Tabiî ki Yahudilere karşı kullanılmak üzere ) aldıktan ve İstanbul’a dönüşünden iki gün sonra, Sütlüce’de bu işleri yapan fabrikasının infilâk etmesi sırasında, çıkan yangının uçak mermilerinin bulunduğu depoya sirayet etmemesi ve İstanbul’u muhtemel bir felâketten kurtarmak için hayatını feda etmesi yanında 27 Türk öldü. Fabrikada çalışan otuz Yahudi’nin burunları bile kanamadı… Çünkü; olay günü hiç birisi fabrikada değillerdi. Biz ülkemizi saran Yahudi uşakları yüzünden, hala 3 Mart 1949’un gafleti içerisindeyiz.”

4. Sütlüce patlamasından 5 gün sonra 7 Mart günü Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu tarafından Meclis’e bir soru önergesi verildi. Bu önerge 18 Mart günü Meclis’te görüşüldü. Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır ile Çalışma Bakanı Reşat Şemsettin Sirer sorulara cevap verdi. Başka milletvekilleri de bazı sorular sordu. Son olarak Başbakan Şemsettin Günaltay yapılan incelemeler sonunda, ihmal ve kusuru olanların mahkeme tarafından cezalandırılacağını söyledi. Daha sonra Meclis’te kapalı oturumla görüşme devam etti. Aradan bunca yıl geçtiği halde bu gizli oturumun zabıtları hâlâ açıklanmadı.

Olaydan 26 gün sonra 28 Mart 1949 tarihinde Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.(!)