Hakikatin mi, Yoksa Yalanın mı Yanındayız?
Değerli kardeşlerim,
Son zamanlarda sosyal medyada dolaşan paylaşımlara bakınca insan gerçekten endişelenmeden edemiyor. Bir bakıyorsunuz, hiç söylenmemiş sözler birilerine mal ediliyor. Bir başkası, hiçbir delil ortaya konulmadan haksız ithamlarla yaftalanıyor. Kimi zaman yıllarca milletine hizmet etmiş insanlar, tek bir mesajla, tek bir ekran görüntüsüyle ya da kaynağı belirsiz bir paylaşımla toplumun önüne atılıyor.
Daha acısı ise şu;
Bu iddiaların doğru olup olmadığını araştırma ihtiyacı bile hissetmiyoruz. Hoşumuza gidiyorsa paylaşıyoruz. Birkaç dakika sonra o paylaşım binlerce kişinin telefonuna ulaşmış oluyor.
İşte tam da bu noktada zihnimi şu soru meşgul etti;
Asıl konuşmamız gereken kişiler mi, yoksa hakikat karşısındaki duruşumuz mu?
Kanaatimce bugün en büyük meselemiz budur.
Çünkü Müslüman, duyduğu her sözü paylaşan değil, doğruluğunu araştıran insandır.
Rabbimiz bunun ölçüsünü asırlar öncesinden Hucurât Suresi 6.ayette ne bir şekilde haber vermiştir bizlere,
"Ey iman edenler! Eğer size bir fasık bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük eder de sonra yaptığınıza pişman olursunuz."
Ne kadar açık ve sarsıcı bir uyarı...
Demek ki mesele sadece yalan söylememek değildir. Doğru olup olmadığını bilmediğimiz bir haberi yaymak da bizi ağır bir sorumluluğun altına sokabilir.
Bugün elimizdeki telefon sadece bir iletişim aracı değildir. Aynı zamanda iyilik de taşıyabilir, kötülük de. Bir mesajla bir gönlü sevindirebiliriz. Aynı mesajla bir insanın yıllarca emek vererek oluşturduğu itibarını da zedeleyebiliriz.
İşte bunun için bir Müslümanın en önemli vasıflarından biri basiret sahibi olmasıdır. Her haberi dinler ama her habere teslim olmaz. Her sözü işitir ama araştırmadan hüküm vermez. Çünkü bilir ki Allah ona akıl vermiş, vicdan vermiş ve hakkı bâtıldan ayıracak ölçüler indirmiştir.
Ne yazık ki burada başka bir yanlışımız daha var.
Hakikatin peşinden gitmek yerine, çoğu zaman kişilerin peşinden gidiyoruz.
Sevdiğimiz biri söylemişse inanıyoruz. Bizim meşrepten biri paylaşmışsa doğru kabul ediyoruz. Oysa insanlar hata yapabilir, aldanabilir, yanlış bilgiye inanabilir. Hatta iyi niyetle bile olsa başkalarını yanıltabilir.
İşte bunun için büyüklerimizin şu sözü hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.
"Hakikati kişilerle tanımayın, kişileri hakikatle tanıyın."
Müminin bağlılığı şahıslara değil, hakka olmalıdır. Çünkü kişiler değişebilir, duygular değişebilir, şartlar değişebilir. Ama hakikat değişmez.
Bir başka konu daha var ki üzerinde özellikle durmak istiyorum;
Bir insan kendisini hangi dine mensup olarak ifade ediyorsa, bize düşen onun beyanını esas almaktır. Kimsenin kalbini yarıp, "Hayır, sen aslında şu dindensin." deme hakkımız yoktur. Kalplerin sahibi Allah'tır. Biz zahire göre hükmetmekle yükümlüyüz.
Peygamber Efendimiz (sav) bunun en güzel örneğini hayatıyla göstermiştir. Münafıkların durumunu bildiği hâlde, toplumda fitneye ve ayrışmaya sebep olacak bir yol izlememiştir. Çünkü Resûlullah'ın derdi insanları ayrıştırmak değil, gönülleri bir arada tutmaktı.
Bugün bizler ise doğruluğunu bilmediğimiz bir mesajı birkaç saniye içinde binlerce kişiye ulaştırabiliyoruz.
Şimdi kendi kendimize şu soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Acaba biz, Resûlullah'ın inşa etmeye çalıştığı kardeşliği mi büyütüyoruz, yoksa istemeden fitnenin taşıyıcısı mı oluyoruz?
Bir başka husus daha var;
Siyaseten farklı düşünebiliriz. Aynı partiye oy vermeyebiliriz. Bir siyasi lideri destekleyebilir, bir başkasını eleştirebiliriz. Bunların hepsi hayatın doğal akışıdır.
Ancak siyasi görüşlerimiz hiçbir zaman bizi doğruluktan ve adaletten ayırmamalıdır.
Hakaret ile eleştiriyi, iftira ile muhalefeti birbirine karıştırmamalıyız. Bir haberi sadece işimize geliyor diye doğru kabul edemeyiz. Bir iftirayı sadece bizim düşüncemize hizmet ediyor diye yayamayız.
Çünkü Müslüman, kişilerin ve partilerin değil, hakkın, hakikatin ve adaletin tarafındadır.
Rabbimiz bunun da ölçüsünü Maide Suresinin 8. Ayet-i Kerimesinde bizlere haber vermiştir.
"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır."
Ne muhteşem bir ölçü..
Bir kişiye kızabiliriz. Bir topluluğu eleştirebiliriz. Bir siyasi anlayışı benimsemeyebiliriz. Ama bunların hiçbiri bize yalan söyleme, iftira etme ve adaletten ayrılma hakkı vermez.
Çünkü Müslümanın pusulası öfkesi değil, adaletidir.
Sevgili Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor;
"Kişiye, duyduğu her şeyi söylemesi yalan olarak yeter."
Bu hadis-i şerifi bugün hepimizin yeniden yeniden okuması gerekiyor.
Çünkü artık sadece konuşmuyoruz.
Yazıyoruz.
Paylaşıyoruz.
Yorum yapıyoruz.
Beğeniyoruz.
Bazen tek bir dokunuşla binlerce insana ulaşıyoruz.
İşte tam da bunun için attığımız her adımın hesabını düşünmek zorundayız.
Rabbimiz Zilzâl Suresi 7ve 8 nolu Ayet-i Kerimelerinde şöyle buyuruyor;
"Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir."
Belki de ahirette bize sorulacak en zor sorulardan biri, söylediğimiz yalanlar değil, doğruluğunu araştırmadan yaydığımız yalanlar olacaktır.
Onun için geliniz.
Paylaşmadan önce duralım.
Düşünelim.
Araştıralım.
Hakikatin peşinden gidelim.
Kişilerin değil, delillerin izini sürelim.
Sevgimiz gözümüzü kör etmesin.
Öfkemiz bizi adaletten ayırmasın.
Çünkü Allah'ın huzurunda bize hangi partiyi desteklediğimiz değil, hakikatin yanında durup durmadığımız, kimi alkışladığımız değil, adaletten ayrılıp ayrılmadığımız, hangi haberi paylaştığımız değil, o haberi paylaşmadan önce araştırıp araştırmadığımız sorulacaktır.
Bazen bir "paylaş" tuşu bir ömrün itibarını zedeler. Bazen de paylaşmadığınız bir yalan, Allah katında en büyük doğrularınızdan biri olur.
Rabbim bizleri hakkın peşinden yürüyen, adaletten ayrılmayan, iftiraya ortak olmayan, fitnenin değil kardeşliğin tarafında duran kullarından eylesin.
Selam ve dualarımla.