Kadını ile erkeği ile insanın yaratılış gayesi Allah’ın rızasının tecellisinin vesilesi olmasıdır. Ama kadın olsun, erkek olsun insanların pek azı bunun farkındadır. Yaratılış gayesine uygun yaşayanlar "ekmelimahlukat", "eşrefimahlukat" olarak manen yüceltilecek, buna uygun yaşamayanlar ise "belhümadal" yani "hayvandan daha aşağı" bir mahluk olarak kınanacaktır.

Kadın ve erkeğe fıtrat olarak Allah’a (c.c.) yakınlığında bir fark yoktur. Bugün bir yandan Transhümanizm'i, toplumsal cinsiyeti, Human 2’yi konuşuyoruz, öte yandan Avatarları, Humanoidleri, Genomikleri, Klonoidleri konuşuyoruz. Birileri insanın tanrı olmasından söz ediyor, birileri ölümsüzlükten söz ediyor. Ölmüş geçmişleri hayata döndürmekten söz ediyor. Xenobot diye insan-hayvan karması canlılar da üretmek mümkün artık. Biz hâlâ kadın hakları-erkek hakları diye konuşup duruyoruz. "Hak" Allah’a ait, O'nun koyduğu ölçüyü ifade eder. Haklar vehbîdir. Yani "atıfet-i ilahiye"dir. Özgürlükler ise "kesbî"dir.

Günümüzde artık her şey başarıya, dünyevi çıkar ve kişisel faydaya bağlı farklı bir anlam kazanıyor. Aile fonksiyonel olarak işlevsiz hâle gelince eğitim ve medya ile yontulan kafalardan böyle bir toplum çıkıyor ortaya. Kültür, ekin, bitki yetiştirmeyi model alır, eğitim hayvan eğitimini modeller. Kültür ve eğitimin hedefinde insan beyni vardır. Spor yeni yaşam tarzına göre, piyasaya arz edilecek tüketici ve/veya emeğin fiziki yapısını, yani -beslenme de öyle- bedeninizi şekillendirir.

Piyasanın talepleri belirleyici olunca, kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara benzemeye başladı. Bu aslında fıtrata yabancılaşmadır. Bu denklemde fıtrat, hakikat bilgisi, ahiret inancı, manevi tekâmül, ahlaki sorumluluklar yoktur. Bilgi yüklü insancıklar eğitimle, kitap yüklü eşeklere dönüştürülmüştür.

Bir yandan da hâlâ, bir göreve atama yapılacaksa tartışıyoruz, kadın mı olsun, erkek mi? Ehliyet ve liyakate ne oldu? Birçok kişi bu konuyu akrabalık, hemşerilik ilişkileri çerçevesinde çözmeye çalışıyor. Hani adil şahitler olacaktık? İşi ehline verecektik.

Eşitlik derken kim neyi savunmuş oluyor? "Eşit işe eşit ücret" derken biri birim zamanda kaliteli 10 iş çıkartıyor, ötekisi 7 iş çıkartıyor, 3 arızalı... İş yerinde eşit sayıda kadın erkek olacaksa, ev erkeği ile ev kadını sayısı da mı eşitlenecek? Erkekler için yasal olarak genelev var diye, kadınlar için de erkek sermayelerin çalıştığı genelevler mi olmalı?

Eşitlik her zaman doğru sonuca götürmez bizi. Kaldı ki, kadın kadına, erkek erkeğe eşit değilken, kadın ve erkek nasıl eşit olabilir ki? Her insan biriciktir. Parmak uçlarımız gibi farklıyız biz. Her cinsiyetten her çeşit insan vardır. Allah (c.c.) bizi farklı yarattı ki, tearüf edelim / bilişelim diye, bilişelim diye. Birbirimizin eksikliğini tamamlayalım diye... Hangi kadın Hz. İbrahim’le, Hz. Musa ile, Hz. Davud, Hz. İsa, Hz. Muhammed (hepsine selam olsun) ile kıyaslanabilir? Ya da hangi erkek, Hz. Meryem, Hz. Hacer, Hz. Hatice, Hz. Maşita, Hz. Hatice, Hz. Ayşe, Hz. Fatıma ile kıyaslanabilir?

Elbette kadınların ve erkeklerin fıtratları gereği farklı özellikleri, onlar için farklı öncelikler ve fırsatlar sunar. Sonuçta maddi ve manevi şartlar fiziki ve mental avantajları kimi öne çıkartıyorsa, görev ona verilmelidir. Aslında kadınlar 4 konuda muhayyerdir. İlim için uzak yerlere gidip gitmeme, savaş, ticaret, Cuma namazı / içtimai konularda öne çıkma, siyaset konusunda kimse onları bu görevleri yapmaya zorlayamaz ve bu görevden men edemez. Manevi çerçeveyi vahiy ve risalet, maddi çerçeveyi fiziki yeterlilik, ehliyet ve liyakat belirler.

Ne var ki, kamu görevlerinde hiç kimsenin ısrarla bir göreve talip olmaması gerekir. Israrla istenen her şey bir imtihana dönüşür, hatta "dua ile istenen bela"ya dönüşür. Görüyorsunuz, bazı peygamberler bile bazı konularda başarılı olmadılar. Çünkü o başarı sadece peygamberlerin şahsiyetleri ve çabaları ile ilgili değil, aynı zamanda bu konu toplumun onu hak edip etmemesi ile, liyakati, hak edişi ile ilgilidir. Hz. Nuh 945 yıl yaşadı, gemiye binenler birkaç düzine insandan ibaretti. Oğlu ve zevcesi bile gemiye binmedi.

Görevden kaçmamalı, ama ısrarla görev de istenmemeli. Bu kadın için de erkek için de geçerlidir.

Kamu sorumluluğu gerektiren bir iş konusunda dua ederken, belli bir maslahat için bu görev istenebilir, ama bir şeyin akıbetinin bizim için ve toplum maslahatı açısından hayır mı, şer mi olacağını biz bilemeyiz. Bize hayır gibi gelen şeyde şer, şer gibi gelen şeyde Allah hayır murat etmiş olabilir. Fatiha’da her gün 40 kez, "bize hakkı hak batılı batıl göster, hakta toplanmamızı nasip et, bizi nimet verdiklerinin yoluna işlet, gazaba uğrayanların değil" diyoruz. Bu Fatiha’yı kadınlar da okuyor erkekler de. Aynı Allah’ın huzurunda tekrarlıyorlar.

Bir işe talip olurken iyi niyet 1. şart, ikincisi en iyi kendinin yapacağını düşündüğü elzem olan bazı işlerin yapılması. Hatta kişi, bu dileği olursa adakta da bulunabilir. Ama duanın sonunda son söz şöyle olmalı. Rabb'im, aklımdan, gönlümden geçen, çevremin bana talebi bu yönde de olsa, ben senin rızanı seçtim. Eğer bu iş benim için, ülkem, halkım ve insanlık için faydalı olmayacaksa bu konuda önüme bir engel koy. Muhakkak ki Sen bir kapıyı kapatırken, daha hayırlısını açansın.

Aslında herkesin hayır da olsa, şer de olsa, kendi seçimi olan bir kaderi var. İnsanların kaderleri başkaları ile ilişkili olmasına rağmen kendine özgü/özel, birbirinden bağımsız bir iradi tercihin sonucu İlahi takdirde sonuçlanan bir süreç içinde şekilleniyor. Yoksa biz nasıl cennet veya cehenneme gideceğiz. İman eden, iyi işler yapan, sabreden, akleden, insanlara bunu öğütleyen ve güzel örnek olan, şükreden, direnenlerden, akıllı dürüst cesur, irade sahibi, kişilik, şahsiyet sahibi fertlerden olalım ki cennete gidelim. Rızık Kader ve Ecel konusunun hayatımızdaki karşılığı nedir? Kibir, Kıskançlık, Haset, Dedikodu peşinde koşanların bu konu ne kadar umurlarında! Bu arada Gasp edilen mal, makam, görev o her ne ise, o şey gasp edene bu dünyada da, ahirette de hayır getirmez. İnsanlar bunun ne kadar farkındadır dersiniz? Bu dünyada gasp eden de olacak, hakları gasp edilen birileri de. Yoksa bu insanlar nasıl ve neye göre yargılanacaklar din gününde! Yarın bulacağımız şey, hak edişimizden başka bir şey değildir. Ektiğimizi biçeceğiz. Akıbetimiz bu dünyada yaptıklarımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız; söylediklerimiz ve söylememiz gerekirken söylemediklerimizle ilgilidir. Yarınki dünyada ya da ahirette siyasetin, bürokrasinin, eğitimin, güvenlik ve istihbaratın karşılığı / hak edişi ne olacak? Yapay zeka var, kafanıza bir çip takınca hafız da oluyorsunuz, her türlü bilgiye erişebiliyorsunuz. Humanoidler, Klonoidler, Avatarlar dünyasında orduya da gerek yok mühendise de.

Bizi Galaktik yolculuklar, uygarlıklarla tanışma masalları ile uyutmaya devam ediyorlar. Bir Nordik pagan mitolojisinden bir Noel baba icat eden akıl, bugün aklımızı kontrol etmek için daha ileri şeyler geliştirdi. Artık Aytmatov’un anlattığı o mankurtlaştırma hikayesi çok daha bilimsel yöntemlerle yapılıyor. "Pediheridol", bio rezonans, hipnoz yöntemleri kullanıyor. Hitler'in kitlelerin kontrolünü ele geçirirken, birileri de insanlığın o yalanlarına inanmasını sağladı. Moda akımları geçin, o liderleri kim üretiyor, o liderler üzerinden kim kitleleri mankurtlaştırıyor. Beyin kontrolü artık bir mühendislik konusu. Toplum mühendisleri MK Ultra ile bunu yapageldiler de artık kafalara çip takıldığında körler görecek, sağırlar duyacak da siz artık bir biyonik robota dönüştürülecekseniz. Sahi o zaman bu siyasete, bu bürokrasiye, o mekteplere ne gerek var. Bu kalabalıklara da gerek yok. Yasaya da, mevzuat yığınlarına da...

Sahi dünyada bütün bunlar olurken bizim devletimizin elemanları neredeydi. Aklımız, kalbimiz, midemiz, damarlarımız işgal edilirken, tarihi tecrübelerimiz resetlenip, gelecek tasavvurumuz fantastik senaryolarla perdelenirken, bitki, hayvan ve insanın üreme ahlakı, kabiliyeti, kapasitesi ifsat edilirken, hibrit tohumlarla kısırlaştırılırken, bizim devletlüler neredeydiler. Onlar ne İstanbul sözleşmesini anladılar, ne Lanzarote’yi, ne mRNA’yı ne COVID'i anlayabildiler, ne 5G’yi ne de İklim yalanını, Chemtrails’i, 11 Eylül gerçeğini bile anlayamayanlara neyi anlatabilirsiniz ki?

Bankamatik memurlardan kurtulmaktan vazgeçtik, çalışanlara göre onlar daha zararsız. Çalışanların çoğu daha zararlı işler yapıyorlar sanki. Bankamatiklerin işletme maliyeti de yok, sadece maaş kaybımız var. Bürokraside atama yaparken kadın mı - erkek mi, nereli, söz dinler mi, ona bakıyor birçok yönetici. Kendinden daha akıllı, güçlü birinin işe girmesini istemiyor. Çünkü kendi makamı tehlikeye girer. Tabi, böyle giderse sonuçta herkes birlikte kaybedecek. Zaten bugünün birinin yaptığını öteki bozuyor. Çünkü her işin kendi konumunu güçlendirip güçlendirmeyeceğine bakıyor birileri.

Peygamberler "Haberci"dir. Onlar bize Hakikatin bilgisini, Hikmeti ve olan ve olacak olanların haberini verdiler. Bizim görevimiz, bu "ilahi mesajı" asrın / yaşadığımız zamanın ve mekanın, birlikte yaşadığımız insanların idrakine söyletmek, güzel örnek olmak, "veresetü'l-enbiya" olmak. Onların getirdiği bilgilerin ışığında dünya gerçeklerini anlamak... Biz maalesef bugün toplum olarak aklımızı dini ve siyasi önderlere kiraladığımız için ne dinin hakikatini ne de dünya gerçeğini biliyoruz. Yaratanın yaratılana vahyettiği yaşama, akletme biçimini, kavramları, kurumları bilmediğimiz için İkisi arasındaki ilişkiyi de çözemiyoruz. Gözlerimiz var görmüyoruz, kulaklarımız var duymuyoruz, kalplerimiz var hissetmiyoruz.

Sahi bizim için siber istihbarat, finansal istihbarat, gıdalar ve ilaç, toplum sağlığı ile ilgili bir istihbarat açığı mı var. DDK, MİT, EGM, TSK, Jandarma, MASAK yeterli olmuyor demek ki, her yerden her gün gol yiyoruz. Bazen gol yediğimizin farkında bile olmuyoruz. Yoksa bu verilen siyasi hesaplarla manipüle mi ediliyor, üstü mü örtülüyor. Hani TÜİK verilerinin bile güvenilirliği, nasıl elde edildiğine ilişkin iddialar bile ortada dururken, Ailedeki çöküş, gençliğin hali ortada iken, yolsuzluk, rüşvet, mala çökmeler olurken sahi bizim istihbaratçılarımız nerede ne yapıyorlar. Ya da elde edilen istihbarat verileri nerede yakılıyor. Yargı neden sürece müdahil olmuyor?

Neyse başörtülü kadınları tır şoförü yaparak ülkenin en temel sorunların başında gelen kadın-erkek eşitliği ile ilgili çok büyük bir iş başardık. Ne kadar övünsek az. Sahi hem Toplumsal cinsiyetten söz ediyor, kimlik kartlarına gender yazıyoruz, biyolojik cinsiyeti reddederek, insanı din ahlak ve gelenekten, biyolojik cinsiyetinden bağımsız hale getirip “Birey”leştirirken “nesnelerarası iletişim”in nesnesi haline getiriyor, Trans Humanizm’in Human 2 projesine doğru yürürken aklımız hep kadın-erkek eşitliğine takılıp kalıyor, ehliyet, liyakat, fıtrat, din, ahlak, hukuku bir kenara bırakıp cinsiyetçi söylemlerle vakit geçiriyoruz. Benim 1000 erkeğe değişmeyeceği 1 kadın da vardır, bin kadına değişmeyecek 1 erkek de. Onun kimliğini Rabbimiz bile tarif etmedi mi?