Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ünde anlatılan hikâye, bir masal gibi başlar ama gerçeği yüzümüze çarparak biter. Parlak, gösterişli, insanı kendine hayran bırakan bir saray… Fakat yaklaştıkça fark ederiz ki bu saray camdandır. Kırılgandır. Ve en tehlikelisi şudur: İnsanları korumaz, onları korkularıyla terbiye eder.

O köşk, aslında insanın kendi eliyle büyüttüğü korkuların mimarisidir. Zamanla insanlar, köşkün sağlamlığına değil; köşksüz kalma ihtimaline korkar hâle gelir. Sabahattin Ali’nin uyarısı tam da buradadır: Kendi korkularımızı kutsallaştırdığımızda, özgürlüğümüzden vazgeçmiş oluruz.

Bugün bu Sırça Köşk, tek bir ülkede değil; bütün dünyada yükseliyor.

KORKUNUN MİMARLARI KİMLER Mİ ?

Orta Doğu coğrafyasına bakın. Filistin’de bombalar düşerken “güvenlik” deniliyor. Suriye’de şehirler yerle bir edilirken “istikrar” deniliyor. Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan’da yıllardır süren yıkım, hep daha büyük bir tehdidi önleme gerekçesiyle açıklanıyor. İnsanlar yoksullaşıyor, evsiz kalıyor, çocuklar büyüyemiyor; ama korku sürekli canlı tutuluyor.

Bu korkunun mimarları çoğu zaman büyük devletler oluyor. Amerika, İsrail, Rusya, Çin… Hepsi kendi güvenlik saraylarını inşa ederken, mazlum coğrafyalara “gölge” düşürüyor. Ve o gölgede yaşayan halklara şu mesaj veriliyor:

“Biz olmazsak daha kötüsü olur.”

İşte Sırça Köşk tam olarak budur.

AMBARGOLARLA BÜYÜTÜLEN FAKİRLİK VE İTAAT

Latin Amerika’da uygulanan ambargolar, ülkeleri yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da çökertiyor. İnsanlar açlıkla terbiye ediliyor. Venezuela’dan İran’a kadar aynı tablo karşımıza çıkıyor: Ekonomik baskı, iç huzursuzluğu körüklüyor; halk, gerçek sorumlular yerine kendi içinde parçalanıyor.

İran örneği çarpıcıdır. Kimyasal silahları tarihte fiilen kullananların bugün başkalarını suçladığı bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Atom bombasını kullananlar, başkalarının nükleer ihtimalini “küresel tehdit” ilan ediyor. Sonuçta olan yine halka oluyor. Fakirlik artıyor, umutsuzluk büyüyor ve insanlar, dış baskıya karşı değil; kendi yönetimine karşı öfkelendiriliyor. İç karışıklık, daha büyük bir yoksulluğun kapısını aralıyor.

Korku burada artık dışarıdan değil, içeriden işletiliyor.

SIRÇA KÖŞKÜN EN AÇIK HALİ

Filistin’de yaşananlar, Sırça Köşk metaforunun en çıplak hâlidir. Güvenlik söylemiyle meşrulaştırılan zulüm, dünyanın gözleri önünde sürerken, camdan yapılmış bir ahlaki yapı ayakta tutulmaya çalışılıyor. Ama o cam çoktan çatladı.

Çocuklar öldürülürken, hastaneler vurulurken, bütün bir halk açlığa mahkûm edilirken, büyük devletlerin suskunluğu aslında korkunun itirafıdır. Çünkü o köşk yıkılırsa, çıkar düzeni de yıkılacaktır.

BİZİ ESİR ALAN ŞEY GÜÇ DEĞİL, KORKUDUR

Sırça Köşk bize şunu öğretir: İnsanları esir alan şey gücün kendisi değil, güce atfedilen kutsallıktır. Büyük devletler yenilmez değildir; fakat yenilmez olduklarına inanıldığında, mazlumlar daha baştan teslim olur.

Bugün Orta Doğu’nun ve dünyanın en büyük trajedisi, halkların korkularını saraya dönüştürmesidir. Oysa camdan yapılan hiçbir yapı ebedi değildir. Ve hiçbir korku, insan onurundan daha sağlam değildir.

KISSADAN HİSSE:

Sabahattin Ali’nin hikâyesi hâlâ yaşıyor. Çünkü Sırça Köşk yıkılmadı; sadece büyüdü, küreselleşti. Ama unutulmamalı:

Korkularla ayakta duran her saray, bir gün kendi ağırlığı altında kırılır.

Mesele o gün geldiğinde, biz hâlâ o köşkün gölgesinde mi olacağız;

yoksa cam kırılırken gerçeği görmeye cesaret edenlerden mi olacağız?