İsrail–Filistin meselesi yıllardır yüksek sesle konuşuluyor ama garip bir şekilde hiç derinleşmiyor. Aynı cümleler, aynı sloganlar, aynı kaçamak gerekçeler… Oysa bu dosya bağırarak değil, sustuklarımızı konuşarak anlaşılabilir. Çünkü İsrail meselesi bir “din savaşı” değil, bir “emlak anlaşmazlığı” hiç değil; modern çağın en sistematik nüfus tasfiyelerinden biridir.

Önce şu ezberi bozalım: Filistin’de sorun Yahudilikle başlamadı. Siyonist hareket Filistin’e gelmeden önce, bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan Yahudiler vardı ve kimse onları sürmüyordu. Kırılma noktası din değil, Avrupa’dan ithal edilen kolonyal Siyonist projedir. Bu proje, bir halkın “dönüşü” değil, bir coğrafyanın masa başında, yerli halk yok sayılarak yeniden tasarlanmasıdır. Filistinliler bu süreçte ne masadaydı ne de imza sahibiydi; sadece sonuçlara maruz bırakıldılar.

Sıklıkla tekrarlanan “Araplar toprak sattı” iddiası ise bu tasfiyeyi masumlaştırmak için üretilmiş en konforlu yalandır. Gerçek şudur: Satılan toprakların büyük kısmı, Filistin’de yaşamayan, Osmanlı’dan miras büyük mülklere sahip birkaç elit aileye aitti. Köylü satmadı; köylü, satılan toprağın üzerinden sürüldü. Dahası, 1948’e kadar Yahudilerin satın aldığı toprak oranı Filistin’in yüzde 6–7’sini geçmiyordu. Yani Filistin’in yüzde 93’ü satılmadı. Buna rağmen bugün Filistinliler topraklarının yüzde 90’ından fazlasından mahrumsa, burada “satış” değil, açık bir zorla el koyma ve sürgün vardır.

Zaten eğer bu bir satış meselesi olsaydı, İsrail tanklara değil tapu memurlarına ihtiyaç duyardı. Belgeler vardır, evet. Ama o belgeler toprağın el değiştirdiğini gösterir; yüz binlerce insanın zorla yerinden edilmesini değil. Tapu devri başka şeydir, kitlesel sürgün başka. Hiçbir belge, bir halkın vatanından silinmesini hukuka dönüştüremez

1948’de Filistinliler “savaşı kaybetmedi”; henüz bir devletleri bile yokken haritadan silindiler. Nakba dediğimiz şey bir askeri yenilgi değil, bir toplumsal kopuştur. Bugün milyonlarca Filistinlinin mülteci olmasını açıklayan şey savaş değil, planlı bir nüfus mühendisliğidir.

İsrail’e dair bir başka yanlış algı da onun klasik bir ulus-devlet gibi değerlendirilmesidir. İsrail bir anayasa ile değil, geçici “temel yasalarla” yönetilir. Sınırlarını bilinçli olarak tanımlamaz. Sürekli kriz hâlinde kalmayı tercih eder. Çünkü İsrail bir devlet olmaktan çok, krizle beslenen bir güvenlik projesidir. Barış İsrail için çözüm değil risktir; çünkü barış hukuku, hukuk da hesabı beraberinde getirir. İsrail’in asıl korkusu Filistin roketleri değil, normalleşmedir.

Gazze bu hikâyenin en çıplak aynasıdır. Gazze yalnızca bombalanan bir şehir değil; 21. yüzyılın en karanlık askeri ve dijital deney alanıdır. Yeni silah sistemleri, yapay zekâ destekli hedefleme teknikleri, nüfus kontrol modelleri burada test edilir. Gazze bir cephe değil, canlı bir laboratuvardır. Orada ölen sadece insanlar değildir; uluslararası hukukun, insan haklarının ve Batı’nın ahlaki üstünlük iddiasının kalıntılarıdır.

Batı’nın İsrail’e verdiği koşulsuz destek ahlaki değil, psikolojiktir. Holokost’un yarattığı suçluluk duygusu, İsrail’i eleştirmenin “antisemitizm” olarak damgalanma korkusu ve kendi tarihleriyle yüzleşememe hâli… Batı İsrail’i savunmaz; kendi vicdanını savunur. Bedelini ise Filistinliler öder.

İsrail askeri olarak güçlü olabilir ama tarihsel olarak savunmasızdır. Çünkü hiçbir işgal hakikatle sonsuza kadar yaşayamaz. İsrail Filistin’i yenemez; sadece meseleyi geciktirir. Her gecikme yeni bir öfke, yeni bir hafıza üretir. Tanklar toprak alabilir ama hafızayı, nesilleri ve adalet talebini asla işgal edemez.

Ve belki de en sarsıcı gerçek şudur: İsrail Filistinlilerden çok hakikatten korkar. Çünkü artık herkesin cebinde bir kamera var. Anlatı kontrolü giderek zorlaşıyor. Bu yüzden mesele geçmişte kalmış bir ihtilaf değil; tarihin yanlış yazıldığı ve hâlâ düzeltilmeyi bekleyen nadir dosyalardan biridir.

Bu dosyayı anlamadan ne Orta Doğu anlaşılır ne de bugün konuştuğumuz “adalet” kavramı yerini bulur. Filistin meselesi bir tapu meselesi değil; bir tasfiye meselesidir. Ve hakikat, ne kadar geciktirilirse geciktirilsin, eninde sonunda kapıyı çalar.