Âşıklar, sevdiklerinin kendilerine ihanet ettiğini fark ettiklerinde öfke gözlerini karartır; çok tehlikeli olurlar. Tarih, edebiyat ve hayatın kendisi bunun örnekleriyle doludur.

Büyük sevgilerin ardında bıraktığı ihanet, insanlık tarihindeki en yıkıcı öfkeleri ve intikam duygularını doğurmuştur. Bu durum aşkta, iktidar ilişkilerinde ve dinî bağlılıklarda da görülür. Mitolojide, dünya edebiyatında ve tarihte de örneklerini görmek mümkün. İhanet öfkeyi kışkırtır. Öfkesine yenilen kişinin öfkesi kimi zaman “kutsal bir öfke”ye dönüşür. Kişi delilik seviyesinde bir öfkeyle ayaklandığında varlığını eski aşkının yokluğuna adar. İngiliz oyun yazarı William Congreve bir oyununda kahramanına şunu söyletir: “Cehennemde bile sevgisi nefrete dönüşmüş bir kadının öfkesi kadar büyük bir ateş yoktur.”

Evet, evet, aşk ve öfke aklı zail eder. Bunların ikisi düşman ikiz kardeşler gibidir. Dünyevi ihtiraslar uğruna çıkılan yolda çoğu zaman böyle kopmalar, hayranlıktan düşmanlığa dönüşen süreçler yaşanabilir. Âşıkların uğradığı ihanetin ardından ortaya çıkan devasa öfke bazen intihara da dönüşebilir. Beklentilerin boşa çıkması, sadakate ihanet, âşıkların gözlerini görmez, kulaklarını duymaz, kalplerini hissetmez hâle getirebilir. Onun için her türlü aşırılıktan kaçınarak korku ile umut arasında orta bir yol tutmak gerek. Aşırı düşmanlıktan da uzak duralım; gün gelir günahkâr biri tövbe edebilir ya da ermiş zannettiğiniz kişi yoldan çıkabilir.

Anatole France’ın “Thaïs”i bunu anlatır. Thaïs, fahişe bir kızın nasıl azize olduğunu, onu kurtarmaya çalışan bir keşişin ise nasıl lanetlendiğini anlatan bir romandır.

Dinî ve siyasi önderler, kanaat önderleri, ideologlar bu konuda ayaklarını denk alsınlar. Gün gelir, 'Ele verir talkını, kendi yutar salkımı' dedikleri gibi bir durum ortaya çıkarsa, yani ağızlarından çıkan sözler, halka gösterdikleri istikamet ile kendi gittikleri yol ve yaptıkları işler uyumlu değilse, bu münafıkça işleri sebebiyle ilahi azabı ve gazabı hak ettikleri gibi insanların, özellikle de kendilerine toz kondurmayan, kendilerine aşkla bağlanan insanların öfkesini ve gazabını da hak ederler. Kendi kişiliklerini, makamlarını ve ideolojilerini kutsallaştıran; halkın din, ahlak, tarih ve gelecek tasavvurlarıyla ilgili algılarını yönlendirerek ona yeni bir hayat tarzını kabul ettiren ve bu şekilde kendilerini İlah ve Rab konumuna yükseltenler, toplumsal öfkenin hedefi olurlar.

Kemalistlerin çocukları, Kemalist ideolojinin misyonerlerinin etki alanından çıkınca çok farklı bir kişiliğe bürünebiliyorlar. Eğer gözlerine at gözlüğü takmışlarsa, o çevreden çıkmıyor ve sistem tarafından da besleniyorlarsa yollarına devam ediyorlar. Bu durum dinî gruplar ve ideolojik topluluklar için de böyle. Çevremizde bunun örneklerini artık sıkça görür olduk.

Yunan mitolojisindeki Medea, büyük bir aşkla bağlı olduğu İason uğruna ailesini ve ülkesini feda etmiştir. İason ise daha sonra güç ve statü için Korint kralının kızıyla evlenerek ona ihanet edince Medea büyük bir öfke patlaması yaşar ve İason’dan intikam almak için kendi çocuklarını bile öldürür.

Shakespeare’in Othello’sundaki Othello ile Desdemona’nın aşkı, ihanet yanılgısının doğurduğu kör öfkenin çarpıcı bir örneğidir. Othello, Desdemona’ya deliler gibi âşıktır. Ancak Iago’nun yalanlarıyla onun kendisini aldattığını sandığı an, öfkesi mantığının tamamen önüne geçer. Bu kıskançlık ve ihanet öfkesi, en sevdiği kadını kendi elleriyle boğarak öldürmesine neden olur.

Vergilius’un Aeneis destanı da Kartaca Kraliçesi Dido ile Truvalı Aeneas’ın büyük aşkını anlatır. Aeneas, tanrıların buyruğuyla İtalya’ya gitmek için gizlice Kartaca’yı terk ettiğinde Dido bunu bir ihanet olarak görür. Öfkesinden kurtulamaz; devasa bir cenaze ateşi yaktırır, Aeneas’ın bıraktığı kılıçla intihar eder ve böylece Kartaca ile Roma arasında Pön Savaşları’na yol açacak süreci başlatır.

Shakespeare’in anlatımıyla Julius Caesar, yakın dostu Brütüs’ün kendisini hançerleyenlerden biri olduğunu görünce “Sen de mi Brütüs?” der. Sezar’ın sırtından bıçaklandığı an, kendisine darbe vuranlar arasında en çok güvendiği ve evladı gibi sevdiği Brütüs’ü gördüğünde söylediği bu söz, fiziksel acıdan çok, en sevilen kişiden gelen ihanetin yarattığı şoku ve kırılmayı anlatır.

Fon ve Forex skandalları sonrasında iktidar ve muhalefet çevrelerine sesleniyorum: Etrafınız Brütüslerle dolu. Allah (cc) bütün bu olanları görüyor, duyuyor, biliyor. O Brütüslerin varlığını aklınıza getirmek istememenizi de anlıyorum ama Allah’tan da mı korkmuyorsunuz? Bizim menkıbelerimizde anlatılan bir söz Dostoyevski’ye de atfedilir: “İnsana en çok acı veren şey, sevdiği birinin ihanetidir. Düşmanın attığı taş can yakmaz ama dostun, sevgilinin attığı gül yaralar.”

Psikolojide buna “ihanet travması” denir. İnsan yabancı birine karşı tetiktedir; ancak sevdiği kişiye karşı tüm savunma mekanizmalarını indirir ve tamamen savunmasız hâle gelir. Bu teslimiyetin ardından gelen darbe, doğrudan kişinin varlığına ve özsaygısına yapılmış bir saldırı olarak algılandığından, ortaya çıkan öfke de sıradan bir kızgınlık olmaz; tepki, varlık temelinde bir yıkım ölçüsünde büyük bir patlama şeklinde tezahür eder.

Siyasette vefa yoktur; nadiren, istisna olarak varlığından söz edilir. Ayaktayken alkışlayanları, düşünce ya da gücünü kaybedip suçlanmaya başlayınca görün siz! O şakşakçılar...

Aşkın ihanetle nefrete dönüşmesi, edebiyat eleştirmenleri ve psikologlar tarafından insan doğasının en uç noktası olarak incelenir. CHP’den AK Parti’ye geçenlerin korkusu ve umudu, yani bu dönüşüm iyi sorgulanmalı. Dün ne diyorlardı, bugün ne diyorlar, yarın durumları ne olacak? AK Parti içindeki birçok kişi bu dönüşümü anlamakta zorluk çekiyor. Bu ağır politik narsistik yaralanma, kendini köşeye sıkışmış hissetme sonucunda, egoyu korumak için çok şiddetli bir savunma mekanizması olan “narsistik öfke”ye dönüşüyor. Onları eleştirirseniz onlar da sizi eleştirecektir; onların da kendilerini eleştirenler hakkında söyleyecek bir çok sözü vardır. Düşünsenize, Kemalizm aşkı ile AK Parti aşkı arasındaki bu geçiş, bu büyük dönüşüm trajik ve travmatik bir şeydir. Sahi bunlar 10 Kasım’da ne yapacaklar? Atalarının huzurunda gözyaşı mı dökecekler yoksa, merak ediyorum...

Bu insanların çoğu başka bir değere büyük yatırımlar yapmışlardı. Onu tek çözüm olarak görüyor ve bu değere karşı çıkanları cahillik ve ihanetle suçluyorlardı. Şimdi kendileri aynı şeyi yapmak zorunda kalıyorlar. Bir harekete, ideolojiye ya da lidere ne kadar çok zaman, duygu, fedakârlık ve prestij yatırılırsa ihanetin yarattığı öfke de o kadar büyük olur. Bunu, o dönüşümü yaşayanlar kadar terk edilip geride bırakılanlar da yaşar; ya da geride kalanlar umutsuzca kendi içlerinde bir çöküş yaşar...

O eskiyi unutup yeni yolu tutanlara gelince, onlar artık kimsenin umudu değillerdir. Geldikleri yerde umduklarını bulamayacak, uzaklaştıkları çevreye de bir daha dönemeyeceklerdir. Siyaset bu süreçte büyük bir ihanet travması yaşıyor. Sosyal psikologların ve sosyal politika planlayıcılarının bu durumu ciddiyetle takip etmeleri gerekir. Yolsuzluk, fon krizi, Forex, Mekke anlaşması, Gazze’nin yalnız bırakılması, piyasaya, cemaatlere ve yargıya duyulan saygı ve güvenin kaybı, Apo’ya iade-i itibar meselesi... Bütün bunlar toplumda ciddi bir güven kaybına bağlı bir “ihanet travması”na dönüşüverdi.

Bana kalırsa hem dinî önderlerin hem siyasi liderlerin hem de ideolojik önderlerin ve kanaat önderlerinin birçoğu para, karşı cins ve makam konusunda sınıfta kaldı. Başkalarına öğütledikleri kurallara kendileri uymadılar. “Islah edicileriz” deyip bozgunculuk yaptılar. Rüzgâr ektiler, şimdi fırtına biçecekler; bunun korkusunu yaşıyorlar. Bu süreçte zıtların birliği, benzerliği aslında alamet-i farikalarını kaybeden çevrelerin iflası anlamına da geliyor. Artık ilkeler değil çıkar, konjonktürel ilişkiler, reelpolitik denge hesapları hasbîliğin yerini alıyor ve her şey kesbîleşiyor. Ve tabii ki hesapilileşiyor. Samimiyetin yerini oportünizm alıyor. Kim kime nereye kadar güvenebilir, o sınırlar kayboluyor.

Kanunların veya yargının adil bir şekilde veremediği cezayı kendi içindeki büyük acıyla meşrulaştıran kalabalıklar, ya bir ideolojik önderin liderliğinde devrim şarkıları söylemeye başlar ya da hak arayışını ihkak-ı hak meselesine dönüştüren çeteler topluma hâkim olur. Burada bir kez daha Ebu Müslim Horasani’nin uyarısını yineliyorum:

“Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”

Bacon, toplumsal kargaşayı ahlaki veya dinî bir sorun olarak değil; kötü yönetim, ekonomik adaletsizlik ve psikolojik yönetimsizlikten doğan tabii bir sonuç olarak görür. Ona göre toplumsal kargaşa aniden patlak vermez, öncesinde belirli alametler görünür. Şunlar o alametlerdendir:

Söylentilerin ve iftiraların artması, söylentilerin şüyu bulması (bazen bir şeyin şüyuu, vukuundan beter sonuçlar doğurur).

Devletin koyduğu kuralların ve yasaların coşkuyla veya saygıyla değil, sorgulanarak ve isteksizce mırıldanarak yerine getirilmesi otorite kaybının işaretidir.

Gizli cepheleşmeler: Siyasetçilerin veya devlet adamlarının tarafsızlığı bırakıp açıkça hiziplere, gizli cemiyetlere veya tarikat benzeri gruplara yönelmesi devleti içeriden zayıflatır.

Kargaşanın temel sebeplerine gelince Bacon, isyanların fitilini ateşleyen iki ana unsur olduğunu söyler: Büyük yoksulluk ve hoşnutsuzluk. Bu durumu şöyle formüle eder: “Bir ülkede ne kadar çok iflas etmiş, mülksüzleşmiş insan varsa, o kadar çok kargaşa maddesi var demektir.”

Ona göre kargaşanın kökeninde yatan somut sebepler şunlardır: Din alanındaki köklü ve sarsıcı değişimler, vergilerin aşırı artırılması ve halkın belinin bükülmesi, ayrıcalıkların ve unvanların hak etmeyenlere dağıtılması, genel ekonomik çöküş ve ticaretin sekteye uğraması (tüccarları insan vücudundaki toplardamarlara benzetir; işleri bozulursa ülkenin kanı kurur).

Kargaşayı önlemek istiyorsanız, onu sadece bastırmayı değil, sebeplerini ortadan kaldırmayı hedeflemeniz gerekir. Halkın size güvenmesi ve sizin ona umut vermeniz gerekir. Hoşnutsuz grupların birlikte hareket etmesi iktidarların baş ağrısını şiddetlendirir. Bu durumda iktidar inatlaşmamalı, halkın makul taleplerini hemen yerine getirmelidir. Asker ve polis güçlü ve saygın olmalı, politik tartışmaların dışında kalmalıdır. Faiz/riba ekonominin kanseridir. Tekelciliğin, karaborsanın ve imtiyazlı grupların ekonomiyi manipüle etmesi engellenmelidir. Tarım, sanayi ve ticaretin desteklenmesi, kalite ve verimliliğin artırılması, israfın önlenmesi, lüksün teşvik edilmemesi, istihdamın reel olarak artırılıp işsizliğin önlenmesi yoluyla halkın refahı artırılmalı, ağır vergilerden kaçınılmalıdır. Bugünlük bu kadar.

Selam ve dua ile.