Halkın muhalefetten temel beklentisi; ekonomik krize karşı somut ve uygulanabilir çözümler üretmesi, derinleşen hayat pahalılığına somut alternatifler sunması, güçlü ve güven veren bir vizyon çizmesidir. Toplum; günübirlik kısır tartışmalar yerine, birleştirici bir dil kullanarak halkın gerçek gündemine odaklanılmasını talep etmektedir.

“İki Türkiye” tablosu ortaya çıkmış durumda. Bir tarafta, sokağı görmezden gelen iktidar ve toplumdan kopuk ve iktidar ile çatışma içinde gündemde ön almaya çalışan siyasilerin ve yönetim elitlerinin oluşturduğu bir Türkiye var. Diğer taraftaysa; geleceğe güvensiz ve mutsuz bakan, iş, aş, sağlık, geçim derdinde olan, güvenli ve haysiyetli bir yaşam isteyen endişeli vatandaşların oluşturduğu bir Türkiye. Bu iki Türkiye arasındaki kopukluk giderek artıyor.

Siyaset, yalnızca seçim kazanma sanatı değildir.

Siyaset aynı zamanda bir toplumun psikolojisini yönetme, kriz anlarında topluma yön gösterme ve geleceğe dair güven duygusu oluşturma sanatıdır. Çünkü toplumlar yalnızca ekonomiyle değil, gördükleri siyasal davranış modelleriyle de şekillenir.

Bugün Türkiye’de üzülerek izlediğimiz tablo tam da bu yüzden sıradan bir parti içi tartışma değildir. Cumhuriyet’in kurucu partisi olma iddiasını taşıyan ana muhalefetin, kendi içinde aynı masa etrafında oturup konuşmakta zorlanması; yalnızca siyasi bir kriz değil, aynı zamanda sosyolojik bir alarmdır.

Çünkü toplumlar yukarıya bakarak öğrenir.

Sosyolog Emile Durkheim, toplumsal düzenin yalnızca yasalarla değil, ortak davranış kalıplarıyla ayakta kaldığını söyler. İnsanlar, kurumlardan yalnızca karar değil “davranış biçimi” de devralırlar. Eğer ülkenin en büyük siyasi yapıları kriz anlarında konuşmayı değil çatışmayı tercih ederse, sokaktaki insan da zamanla uzlaşmaya olan inancını kaybeder.

İşte bu nedenle bugün yaşanan mesele, yalnızca bir siyasi parti meselesi değildir.

MUHALEFETİN ANLAMI

Muhalefet; yalnızca eleştiren yapı değildir.

Muhalefet, iktidarı denetleyen; gerektiğinde devleti, milleti ve demokrasiyi koruyan ana refleks mekanizmasıdır. Çünkü güçlü demokrasiler yalnızca güçlü iktidarlarla değil, güçlü muhalefet kültürüyle ayakta kalır.

Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın asıl kaygısı da budur:

Türkiye’yi yönetmeye talip olan bir yapı, kendi içerisinde ortak bir akıl üretemiyorsa, ülke krizlerinde nasıl bir yönetim pratiği ortaya koyacaktır?

Bu soru bir parti düşmanlığından değil, demokratik kaygıdan doğmaktadır.

Siyaset bilimci Hannah Arendt, “Siyasetin özü konuşabilme kapasitesidir” der. Çünkü konuşmanın bittiği yerde kutuplaşma, kutuplaşmanın bittiği yerde ise toplumsal kopuş başlar.

Bugün Türkiye’de insanların yorulduğu temel mesele tam olarak budur:

Sürekli gerilim üreten, sürekli kavga üzerinden pozisyon alan ve topluma güven vermekte zorlanan siyasal atmosfer.

TOPLUMSAL PSİKOLOJİ

Psikoloji literatüründe önemli bir kavram vardır:

“Davranışın toplumsal bulaşıcılığı.”

Psikolog Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre insanlar yalnızca yaşayarak değil, izleyerek de öğrenirler. Özellikle güçlü figürlerin ve kurumların davranışları toplum tarafından modellenir.

Bu yüzden ana muhalefetin dili yalnızca kendi seçmenini değil, toplumun genel psikolojisini etkiler.

Bir siyasi hareket kendi içinde konuşamıyorsa, toplum zamanla “konuşarak çözüm” fikrine olan inancını kaybetmeye başlar. Bu ise demokratik kültür açısından son derece tehlikelidir.

Çünkü demokrasi sandıktan önce bir zihniyet meselesidir.

TARİHİN ÖĞRETTİĞİ

Türkiye’nin yakın tarihi bunun örnekleriyle doludur.

27 Mayıs Darbesi, 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül Darbesi, 28 Şubat Süreci, 15 Temmuz Darbe Girişimi…

Türkiye, demokratik zeminin zayıfladığı her dönemde ağır bedeller ödedi.

Çünkü siyasal kutuplaşmanın kontrolsüz büyüdüğü toplumlarda kurumlar zayıflar, toplumsal güven azalır ve insanlar giderek birbirini “rakip” değil “tehdit” olarak görmeye başlar.

Siyaset sosyoloğu Zygmunt Bauman, modern toplumların en büyük krizlerinden birinin “güven duygusunun çözülmesi” olduğunu söyler. Güvenin kaybolduğu yerde insanlar kurumlardan uzaklaşır; kurumlar zayıfladığında ise demokrasiler kırılgan hale gelir.

Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyulan şey tam da budur:

Güven üreten siyaset.

HALKIN GERÇEKLİĞİ

Bu ülkede hiçbir seçmen kitlesi hiçbir siyasi partinin ebedi mülkü değildir.

Dün ANAP’a destek veren kitlelerin başka partilere yönelmesi, geçmişte DSP’nin yükselişi, Refah Partisi’nin toplumdaki karşılığı, ardından AK Parti’nin yaklaşık çeyrek asırlık iktidarı…

Bütün bunlar Türk seçmeninin dinamik karakterini gösterir.

Demokrasi zaten budur.

Bugün iktidarı destekleyen bir toplum kesimi, yarın muhalefeti iktidara taşıyabilir. Yerel seçimler bunun en açık örneklerinden biri olmuştur.

Fakat tam da bu yüzden muhalefetin taşıdığı sorumluluk büyüktür.

Çünkü insanlar yalnızca eleştiri değil; kriz yönetimi, olgunluk, devlet ciddiyeti ve demokratik refleks görmek ister.

TEKELLEŞME TEHLİKESİ

Muhalefetin zayıfladığı toplumlarda ortaya çıkan en büyük risk siyasal tekelleşmedir.

Ve insanlık tarihi göstermiştir ki; siyasette, ekonomide ya da düşüncede her türlü tekelleşme uzun vadede toplumsal çürümeyi beraberinde getirir.

Montesquieu, güçler ayrılığını anlatırken iktidarın denetlenmediği sistemlerin zamanla yozlaşacağını söyler. Çünkü denetlenmeyen güç, zamanla kendisini mutlaklaştırır.

Bu nedenle güçlü muhalefet, yalnızca muhalefet için değil iktidarın sağlıklı kalabilmesi için de gereklidir.

Ana muhalefetin görevi yalnızca iktidara karşı çıkmak değil; gerektiğinde ülkenin ortak çıkarlarında devlet aklıyla hareket edebilmektir.

MESELE KOLTUK DEĞİL

Bugün yaşanan tartışmaların toplumda bu kadar yankı bulmasının nedeni tam olarak budur.

İnsanlar kişisel çekişmeler değil, devlet ciddiyeti görmek istiyor.

Cumhuriyet’in kurucu partisinin yöneticilerinin bir masa etrafında oturup konuşamaması; yalnızca siyasi bir zafiyet değil, aynı zamanda topluma verilen psikolojik bir mesajdır.

Ve toplum şu soruyu sormaktadır:

“Kendi içinde uzlaşamayan bir yapı, ülkenin geleceğinde nasıl uzlaşma üretecek?”

Bu soru sert olabilir. Ama demokratik toplumlarda en değerli şey, tam da bu soruları özgürce sorabilme cesaretidir.

TOPLUMUN MESAJI

Türkiye’nin bugün daha fazla öfkeye değil, daha fazla demokratik olgunluğa ihtiyacı var.

Çünkü bu ülkenin geleceği yalnızca iktidarın başarısına değil; muhalefetin de kurumsal ciddiyetine, demokratik tavrına ve toplum psikolojisini doğru okuyabilme kapasitesine bağlıdır.

Ve unutulmamalıdır ki;

Bir toplum için en büyük tehlike, insanların “konuşarak çözüm” umudunu kaybetmesidir.