Değerli Kardeşlerim,

​Hayatın o bitmek bilmeyen, nefes nefese koşturmacası içinde çoğu zaman en kıymetli hazinemizi, yani kendimizi unutuyoruz. Günler birbirini kovalıyor, gündem rüzgâr gibi değişiyor, bizler de bu debdebeli akışın içinde sürüklenip gidiyoruz. Oysa insanın, yorulmuş ruhunu dinlendireceği, durup kalbine döneceği manevi nefes molalarına ihtiyacı var. Gelin bugün biraz yavaşlayalım… Dışarıdaki gürültünün fişini çekelim ve içimizin derinliklerine, o sessiz limana bakalım. Çünkü orada, modern çağın toz kondurduğu ama asla eskitemediği devasa bir hakikat bizi bekliyor:

Allah dostluğu…

​Sahi, kimdir bu Allah dostu? Zihnimizin bir köşesinde, ulaşılmaz Kaf Dağı’nın ardında yaşayan, hayattan tamamen kopmuş, sadece tesbihatla meşgul o uzak ve “mistik” figür müdür? Yoksa biz hakikati gökyüzünün en uzak yıldızlarında, gizemli mağaralarda ararken;

o aslında bindiğimiz metroda, metrobüste, otobüste yanı başımızda oturan kişimi?, veya sabah fırından ekmek alırken bize içtenlikle tebessüm eden, mahallenin o en sessiz, en mütevazı insanının gönlünde mi saklı?

Ya da bir vatandaşın işini çözerken "Hakk’ın rızası halka hizmettedir" şuuruyla ter döken, sorumluluğunu namusu bilen, yani; işinin hakkını veren o vicdanlı kamu çalışanı mıdır?

​Bugün zihinlerimizi prangaya vuran o dar kalıpları, ezberlenmiş tanımları bir kenara bırakalım. Zira mesele, zannettiğimiz gibi bulutların üzerinde değil, tam hayatın merkezinde, tam kalbimizin orta yerindedir. Allah dostluğu bir “meslek” değildir, bir “zümre” hiç değildir. O bir bakıştır, bir duyuştur, kirlenmiş bir dünyada tertemiz kalabilme davasıdır. Biz “veli” kavramını hep olağanüstü hallere, keramet hikâyelerine hapsettik. Oysa kelimenin kökünde yatan anlam çok durudur: Yakın olan… Allah’a yakın olan, O’nun rızasını hayatının sarsılmaz merkezi kılan ve her adımını O’nun ölçülerine göre atan kimsedir veli.

​Yüce Rabbimiz bu hakikati Yunus Suresi’nde şöyle ilan eder: “Dikkat edin! Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman eden ve takva sahibi olanlardır.” Bakınız, ilahi reçetede ne özel bir kıyafet şartı var ne de ulaşılamaz bir sosyal statü. Reçete gayet açık: İman ve istikamet. Demek ki mesele bir unvan değil, bir duruştur; bir kıyafet değil, bir kalbi yöneliştir. Bugünün en büyük yanılgısı, maneviyatı sadece dış görünüşe indirgemektir. Oysa bir insanın dışı ne kadar muntazam olursa olsun, kalbi kararmış olabilir. Efendimiz (s.a.v.) bu gerçeği kulaklarımıza küpe yapmıştır: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” İşte Allah dostluğu, kalbin her çarpışında "O razı mı?" diye sormasıyla başlar. Hakiki istikamet, insanın içiyle dışının bir olmasıdır. Hz. Mevlana’nın o meşhur çağrısındaki gibi: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

Zarif Bir Hatırlatma!

Allah dostluğu bir zümrenin tekelinde değildir dostlar. Bu yol, yönünü dönen herkese sonuna kadar açıktır. Tam bu satırları kaleme alırken, kıymetli eşim çok zarif bir tabloyu hatırlattı bana; irfan geleneğimizde nakledilen o meşhur kıssayı... Hani kâinatın efendisi Hz.Peygamberimiz (s.a.v.), bir gün canı kadar sevdiği kızı Hz. Fatıma’nın evine gider. Fatıma Annemiz, babasını ve Peygamberini görünce büyük bir edeple ayağa kalkmak ister. Ancak Efendimiz (s.a.v.) onun yorgunluğuna kıyamayarak “Kalkma kızım!” buyurur. Hz. Fatıma; “Babacığım, hem babam hem Peygamberim geldi, nasıl ayağa kalkmam?” diye mukabele edince, Efendimiz o muazzam sırrı fısıldar: “Kızım, sen hem ayağınla çocuk sallıyorsun, hem elinle eşinin söküğünü dikiyorsun, hem de dilinle Kur’an okuyorsun. Melekler bile senin bu haline gıpta ediyor...”

​İşte dostlar, asıl velayet budur! Allah dostluğunu sadece uzaklarda arayanlar, bu sahneye iyi baksın.

Gece herkes uyurken secdeye kapanan o sessiz genç, yetim hakkından tir tir titreyen o dürüst esnaf, evinde hem rızık mücadelesi verip hem de kalbini Allah’tan ayırmayan o çilekeş anne... Kur’an onların hâlini; “Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…” diyerek ne güzel tarif eder. Şimdi sorarım size; bu ahlakı kuşanmış bir gönül, Allah dostu değil de nedir?

Asıl keramet; bu keşmekeşin içinde "bozulmadan" kalabilmektir. Haramın ortasında helal, günahın merkezinde temiz kalabilmek; imkân elindeyken, kimse görmezken sapmamaktır. Efendimiz (s.a.v.) yolu tek cümleyle özetlemiş: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” Mesele bu kadar sade ama bir o kadar da çetindir. Zira istikamet, bin kerametten üstündür. Allah’ın çizdiği o hassas sınırların, yani "Hududullah"ın içinde kalabilen herkes o kutlu yoldadır. Bir çalışan düşünün, haramdan kaçıyor, mesaisine hile katmıyor... Neden? Çünkü kalbinde şu sarsılmaz şuur var: “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

Değerli Kardeşlerim,

​Belki tarihe geçecek büyük isimler olmayacağız. Belki ismimiz levhalara yazılmayacak, kalabalıklar bizi tanımayacak. Ama mesele bizim bilinmemiz değil, O’nun bizi bilmesidir. Bugün kendimize o sarsıcı soruyu soralım: “Ben bugün Allah’ın razı olacağı bir kul muyum?” Eğer bu yolda yürümeye niyetliysen, eğer her düştüğünde yüzünü yeniden O’nun rahmet kapısına çeviriyorsan, bil ki sen de o kervandasın. Allah dostluğu bir varış noktası değil, bir yürüyüştür. Her nefeste, her tercihte, “Ben değil, O ne der?” diyebilme sanatıdır. Ve unutma kardeşim; o yol kalpten başlar, yine Allah’a varır.

Haftanız bereketli, yolunuz açık, gönlünüz aydın olsun.

​Selam ve dua ile...