Tarih tekerrür ediyor; çünkü ders almamakta inat ediyoruz. Tarihi bir mefâhire, dini bir menkıbeye çevirdik. Kulağa hoş gelen, içi boş sloganlarla vakit geçiriyoruz.
Çevremizde o kadar çok kurtarıcı var ki. Melek maskeli. Herkes toplumu ötekilerden kurtarmaya çalışıyor. Dilleriyle adalet, barış ve özgürlük diyorlar; elleriyle zulmün, savaşın ve esaretin cehennemine odun taşıyorlar. "Islah edicileriz" diye gelip bozgunculuk yapıyorlar. Kimi Allah'a savaş açıyor (hâşâ), kimi Allah'la aldatıp insanları cennet hayaliyle cehenneme sürüklüyor. İlâh’lık ve Rab’lik taslayan ne çok lider, ne çok örgüt var etrafımızda. Sahi, nereye gidiyoruz?
30 Ağustos'ta TRT Haber'de bir spiker, "kendi kaderini kendi elleriyle yazan bir halk"tan söz ediyordu. Kader yazan bir halk! Bakın, bu cümleyi kuran kafa kendi kaderini yazdıktan sonra durmaz, başkaları için de kader yazmaya kalkar. Nemrut, İbrahim'e ne demişti? "Ben de diriltir ve öldürürüm." (Bakara 2/258) Firavun ne diyordu? "Ben sizin en yüce rabbinizim." İkisi de aslında tek bir şey söylüyor: kaderi ben yazarım. “Kader yazma” iddiası tarihte hiçbir zaman kendi kaderiyle sınırlı kalmamıştır; her defasında başkasının kaderini yazma yetkisine dönüşmüştür. Bugün de öyle. Biz kimsenin İlah’ı ve Rab’bi değiliz, Kadere, rızga ve ecele hükmeden, mutlak iktidar sahibi Allah’tan (cc) başka kimse de bizim İlah’ımız ve Rab’bimiz değildir.
Peki bu tabir nereden geldi bizim dilimize? "Kendi kaderini tayin hakkı" (self-determination) 20. yüzyılın en talihsiz icadıdır. Bir tarafta “Wilson'ın 14 İlkesi “vardı, öbür tarafta Lenin'in tezleri. İkisi de aynı şeyi söylüyordu ve aynı şeyi hedefliyordu: imparatorlukları dağıtmak. Nitekim dağıttılar da. Osmanlı ve Avusturya-Macaristan bu ilkenin ilk kurbanlarıdır. Bir asır sonra aynı ilke, BM Şartı'nın 1. maddesinin 2. fıkrasına ve 55. maddesine yerleşti: "Halkların eşit hakları ve kendi kaderini tayin etme ilkesine saygı temelinde uluslararasında dostane ilişkiler geliştirmek..." Güzel cümle. Peki "halk" kim? Sınırı kim çizecek? Bir halkın içindeki bir başka halk da aynı hakka sahip mi, yoksa o hak bir kere kullanılıp bitiyor mu? Kim, kimin Kader’ini, kime karşı tayin edecek? Bunun cevabı hiçbir yerde yazmıyor. Yazmadığı için de seksen yıldır her isteyen kendine göre okuyor. Kosova için geçerli olan Katalonya için geçerli değil; Güney Sudan için işleyen mekanizma Filistin'de işlemiyor. Aynı madde, aynı metin, aynı imza ama sonuç, o gün masada kimin oturduğuna göre değişiyor. Buna hukuk denmez; buna güç dengesinin hukuk kılığına girmiş hâli denir.
Şunu da hatırlayalım: Türkiye 2. Dünya Savaşı'na fiilen katılmadı ama Şubat 1945'te Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etti. Neden? Çünkü San Francisco'da kurulacak BM'ye “kurucu üye” olabilmenin şartı buydu. Yani biz o metnin altına, savaşmadığımız bir savaşın galibi sıfatıyla imza attık. Masaya böyle oturduk. Yani “uluslararası sistemle beraber olmak için onların taleplerine boyun eğdik! BM, Güvenlik konseyinin daimi üyelerinin egemenliğini merkeze alıyordu çünkü. Türkiye de bu şartı yerine getirdi ve üye oldu. Ve sonra da Kore’de bizi ucuz asker olarak savaş alanına sürdüler. Yunanistan’ı İzmir’e çıkaran akıl, bizi Kore’de cepheye sürdü. Ve daha sonra da masadan hiç kalk(a)madık. “Ucuz asker deposu (!?)” olarak NATO’ya alsalar da, AB’ye almadılar, yarım asırdır kapıda bekletiliyoruz.
21 Kasım 1988. Türkiye, Avrupa Konseyi'nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı imzaladı. TBMM 1991'de kısmen kabul etti, 1992'de onaylandı, 1 Nisan 1993'te yürürlüğe girdi. Bakın tarihe dikkat: Kopenhag Kriterleri Haziran 1993'te kabul edildi. Yani biz o şartı, Kopenhag'dan önce imzaladık. Kimse bize dayatmadı; kendi ayağımızla gittik.
Devlet aklı(!?) boş durmadı elbette; hem gaza, hem frene bastı. şartın bir dizi maddesine çekince koydu. İdarî vesayet, malî denetim, personel rejimi, belediyelerin yabancı yerel yönetimlerle bağ kurması, yargı yoluna başvurma hakkı gibi. Şu çekincelerden birine dikkatinizi çekmek isterim. Şartın 8. maddesinin 3. fıkrası, merkezî idarenin yerel yönetim üzerindeki denetimini yalnızca hukuka uygunlukla sınırlar. Türkiye buna çekince koydu; böylece "yerindelik denetimi" yetkisini elinde tuttu. 33 yıl önce, kimsenin gündeminde olmayan bir teknik şerh. Bugün kayyum uygulamasının hukukî dayanaklarından biri o şerhtir. Yani bir devlet, kendisini bağlamak istemediği bir maddeyi 30 yıl önce elinin tersiyle itiyor; o hareket bugün bir siyasî aracın adı oluyor. Belge duruyor, dosya duruyor, imza duruyor , sadece kimse hatırlamıyor. Tarih böyle tekerrür ediyor işte: unutulan bir dipnot, otuz yıl sonra manşet oluyor. Burada şimdi şunu hatırlayalım, bugün gelinen noktada “Hukuka uygunluk” denetimini yapan üst yargı burada nerede? AİHM’nde değil mi. O günlü tedbirin, bugünkü gerçeklik açısından. Çok fazla kıymet-i harbiyesi yok. Ama asıl tekerrür başka. Asıl tekerrür, aynı belgeyi hem imzalayıp hem de imzalayanı ihanetle suçlayabilme kabiliyetidir.
2011 seçimlerinde Kılıçdaroğlu Hakkâri'de bu şartı uygulayacaklarını söyledi. Kıyamet koptu. Başbakan meydanlarda "özerklik isteyene özerklik vaat ediyor" dedi. Meclis Başkanı "gerçek yüzünü gösterdi" dedi. Bizim mahalle manşet attı: "Apo üfledi, Kemal söyledi." Peki o şart, suçlayanların kendi belgelerinde ne arıyordu? AK Parti Programı: "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na uygun olarak, anayasal sistemimize yerel yönetim hakkının dâhil edilmesini sağlayacaktır. Yerel yönetimlerin yargı yoluna gidebilme hakkı dâhil, ilgili tüm düzenlemeleri gerçekleştirecektir." 2002 Seçim Beyannamesi: "Merkezî idarenin görev ve yetkileri tek tek sayılacak ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır." 2011 Seçim Beyannamesi, sayfa 28 — yani kıyametin koptuğu seçimin kendi beyannamesi: "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki esaslara uygun olarak mahallî idareler tam yetkili hâle getirilecektir." Aynı seçim. Aynı hafta. Meydanda ihanet sayılan cümle, kendi beyannamesinin 28. sayfasında vaat olarak duruyor.
Şimdi soruyorum: Buna siyaset mi denir, hafıza kaybı mı, yoksa halkın hafızasız olduğuna dair bir kanaat mi? Bunu 2011'de yazan gazeteci Doğan Akın'dı. Bugün de aynı yazıyı yazsa aynı şey olurdu , çünkü kimse okumadı, kimse cevap vermedi, kimse özür dilemedi. Yazı yazıldı, seçim geçti, mesele kapandı.
Burada bir parantez açmam lazım. Bizim mahalle de bu işte temiz değil. O günlerde "Apo üfledi, Kemal söyledi" manşetini atanlar, kendi destekledikleri partinin beyannamesini açıp bakma zahmetine girmediler. Gazetecilik, siyasetin diliyle konuşmaya başladığı gün gazetecilik olmaktan çıkar. Hangi görüş, hangi sadakat, bir gazeteci için gazetecilikten daha kıymetli olabilir? Dün iktidara yaslanıp yazanları bugün mahkûm edenlerin, aynı işi öteki taraf için yaparken bunu düşünmesi gerekmez mi?
Ve yarın barış sürecinin önünüze Kopenhag kriterlerini, AİHM kararlarını, o çekincelerin kaldırılmasını koyduğunda sakın şaşırmayın. Yeni bir şey olmayacak. 38 yıldır masada duran bir kâğıt nihayet okunacak, o kadar. O gün yine kıyamet kopacak, yine ihanet edebiyatı yapılacak, yine kimse kendi arşivine bakmayacak.
Biz nerede yanlış yapıyoruz? Şurada: kader yazmaya kalkıyoruz.
Halbuki kaderi yazan var; biz sadece emanetçiyiz. Toprak da emanet, zaman da emanet, yetki de emanet. İnsan kendi kaderini yazamaz , ama kendi ameliyle imtihan olur. Bu ikisi aynı şey değildir. Birincisi Rab’lik iddiasıdır, ikincisi kulluk’tur. Ve Rab’lik iddiasında bulunan hiçbir kimse, hiçbir devlet, hiçbir ideoloji tarihte kendi vaadini tutamamıştır. Hepsi aynı yerde bitmiştir: kurtarmaya geldiğini söylediği insanın esaretinde.
Bu yüzden mesele bir maddeyi imzalayıp imzalamamak değil. Mesele, hangi zeminde durduğumuzu bilmek. “Emanetçi” olduğunu bilen, sınırı da bilir. Kendini “Kader yazarı” sanan ise ne kendi sınırını bilir ne başkasının hakkını!.
Tarih tekerrür etmiyor aslında. Biz tekerrür ediyoruz. Tarih olduğu yerde duruyor; her seferinde önünden aynı adımlarla, aynı gafletle, aynı ezberle geçen biziz.
Selam ve dua ile.