Değerli Kardeşlerim,

Son günlerde İslam dünyasında yaşanan acılar, savaşlar, ihanetler ve mezhep eksenli tartışmalar hepimizin yüreğini dağlıyor.

Gazze yanıyor…

Çocuklar açlıktan can veriyor…

Mescid-i Aksa hâlâ esaret altında…

Böyle bir zamanda kalem oynatan herkesin, kurduğu her cümleye iki kere dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü bugün yazılan her söz ya ümmetin yarasına merhem oluyor ya da o yarayı biraz daha derinleştiriyor.

Geçtiğimiz günlerde bir kardeşimizin kaleme aldığı İran merkezli uzun bir yazıyı dikkatlice okudum. Yazının içerisinde ümmet hassasiyeti taşıyan, emperyalizme karşı durmayı önceleyen, İsrail’in bölgedeki fitne siyasetini deşifre etmeye çalışan bazı önemli tespitler vardı. Özellikle, Türkiye ile İran’ın çatışmasının İsrail’in işine yarayacağına dair vurgular son derece kıymetliydi. Kasr-ı Şirin anlaşmasının bir “kardeşlik hukuku” olarak görülmesi de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir bakış açısıydı.

Ancak bütün bunlara rağmen yazının dili beni derinden düşündürdü. Ve rahatsız etti.. Çünkü bazen haklı bir öfke, insanı farkında olmadan adalet çizgisinden uzaklaştırabiliyor. İşte tam burada Müslüman’ın en büyük imtihanı başlıyor.

Yüce Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim de bize çok ağır bir ölçü koyuyor;

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide Suresi, 8)

Ve yine Rabb’imiz şöyle buyuruyor;

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek “Sen mümin değilsin” demeyin; çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisâ Suresi, 94)

Bugün İran rejiminin Suriye’de, Irak’ta ve bölgede yaptığı yanlışları eleştirebiliriz. Buna kimsenin itirazı olmaz. Zulüm varsa zulüm deriz. Hata varsa konuşuruz. Ama bir rejimin yanlışları üzerinden milyonlarca Müslümanı töhmet altında bırakacak, mezhep fay hatlarını kaşıyacak, öfkeyi ümmet bilincinin önüne geçirecek bir dil kurarsak, işte orada durup yeniden düşünmek zorundayız.

Çünkü bizim kavgamız Şii ile Sünni kavgası değildir, Türk ile Acem kavgası da değildir, Arap ile Kürt kavgası hiç değildir ve asla olmamalıdır. Tam tersine, bizi birbirimize düşürmek isteyenlerin kurduğu en büyük tuzak tam da budur.

Bakın Gazze’ye…

Orada bombaların altında ölen çocukların mezhebi sorulmuyor. Açlıktan can veren annenin hangi ekolden olduğu sorulmuyor. İsrail’in attığı bomba, Şii-Sünni ayrımı yapmıyor. Emperyalizm ümmeti parçalamak için herkesi aynı ateşe atıyor. Ama ne acıdır ki biz bazen onların kuramadığı cepheleri kendi ellerimizle kuruyoruz.

Bir başka tehlikeli mesele de şudur;

Devletlerin yürütmesi gereken meseleleri bireysel öfke diliyle sahiplendiğimizde bu davranışımızın ümmet bilincine zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayacağını çok iyi bilmemiz gerekir.

İran’ın Türkiye’ye yönelik yanlış politikaları olabilir. Türkiye’nin İran’a dair güvenlik kaygıları olabilir. Bunlar devlet aklıyla yürütülür, diplomasiyle, istihbaratla, devlet ciddiyetiyle ele alınır. Müslüman ferdin görevi ise ümmetin arasına yeni duvarlar örmek değil, fitneyi büyütmeden hakkı söylemektir.

Bizler devlet değiliz, bizler ümmetin evlatlarıyız.

Bir Müslüman’ın kalemi, yangına benzin taşıyan değil, yangını söndürmeye çalışan bir vicdan taşımalıdır. Hele hele bugün sosyal medyada kullanılan sert ifadeler, yarın milyonların zihninde tamiri zor kırılmalara dönüşebilir.

Rabb’imiz! bize şunu emrediyor;

“Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız.” (Hucurât Suresi,10)

Dikkat edin!

Ayet “kardeşlerinizi ayırın” demiyor. “Safları sertleştirin” demiyor. “Öfkeyi büyütün” demiyor. Ne diyor?

“Aralarını düzeltin.”

İşte bizim bugün en çok kaybettiğimiz şey budur.

Islah dili…

Evet, İran’da yanlış vardır.

Evet, Arap dünyasında yanlış vardır.

Evet, Türkiye’de de yanlış vardır.

Ama unutmayalım ki bu coğrafyada herkesin canı yanıyor. Ve herkesin yangını aynı merkezden körükleniyor.

Bugün bize düşen şey, birbirimizi tekfir etmek, birbirimizin tarihini aşağılamak, mezhep merkezli kin üretmek değil, ortak bir vicdan dili kurabilmektir.

Çünkü Kudüs mezhepçilikle özgürleşmeyecek.

Gazze öfke diliyle kurtulmayacak.

Ümmet birbirini yiyerek ayağa kalkamayacak.

Bizim yeniden adalete, hikmete, basirete ve kardeşlik hukukuna dönmemiz gerekiyor.

Unutmayalım…

Bir Müslüman’ın kalemi, ümmetin yarasına tuz değil, merhem olmalıdır.

Selam ve dualarımla,